Sözün Simyası

Yıllar önce bir seminere gitmiştim. Bir kişi çağırdı konuşmacı sahneye. “Sağ kolunu yere paralel bir şekilde uzatmasını istedi ve dedi ki “şimdi on kez olumsuz bir cümle veya kelime söyle ‘başaramam’ gibi, ya da ‘yapamam’ Hatta ‘hayır’ kelimesi bile olabilir. İnanarak söyleyip söylemediğin dahi önemli değil. On kez ardarda negatif yüklü bir kelime söylemen yeter.”

Katılımcı on kez söyledi o olumsuz kelimeyi. “Direnç göster” dedi konuşmacı ve bastırdı koluna. Kolu yığılmış gibi aşağıya doğru eğildi. Şimdi de on kez olumlu bir kelime söylemesi gerekiyordu. Tekrar “direnç göster” deyip bastırdığında koluna, bu kez daha güçlü bir şekilde kolunu olabildiğince daha paralel tutmaya devam etti ve kolu daha az eğildi katılımcının. “Bakın önce olumsuz kelimeyi söylettim ki, ikinci sefer de yoruldu da kolu o yüzden düştü demeyesiniz diye” dedi. Sonra başka bir gönüllüye daha uyguladı aynı şeyi. Ve sonuç yine aynıydı. Olumlamaya maruz kalan kaslar daha güçlü tepki göstermişti. Olumsuzluk yüklü kelimeler direnci alaşağı etmişti. Hem de ilginç bir şekilde, inanarak ve kabullenerek söylenmemiş olsa bile sonuç değişmiyordu.

Arkadaşlarla birbirimizin üzerinde test ettik bu deneyi ve evet, sonuç hep aynıydı. Vücudumuz belki de ruhumuz, olumsuz kelimeleri duymak istemiyordu. Maddenin mana ile birebir somut ilişkisini bu kadar basit ve görünür bir şekilde izlemek beni çok şaşırttı.

Kelimeler bu denli tesirli miydi iç alemize ve dahi bu kadar çabuk aksedebilir miydi dışımıza?

Bazen evet, bazen de hayır sanki.

İç dışa bir çevrilsek belki de çok daha yaralı görüneceğiz kelimelerden. Ya da güçlü yanlarımız kelime kelime görünecek gözümüze, sanki etten kemikten.

Belki bu dışavurum sadece bir kıvılcım, küçücük bir tezahürdür iç alemimizden.

Ah kelimeler… Duyana da söyleyene de değen, delen, yapan, yıkan, çoğaltan, azaltan, düşüren, kaldıran kelimeler…

Oluşumumuzun, yaradılış dizaynımızın bir parçası hatta belki, soyut gibi görünen ama organik şeyler, parçalamarımız, zerratımız, yapıtaşlarımız, kelimeler.

“Usandım boş yere hep gitmeler, gelmelerden; / Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden.” diyor Necip Fazıl.

Evet kelimelerden yanar insan. Kelimelerden doğar. Kelime kelime dökülür gözlerinden bazen yaşlar. Kelime kelime büyür gözbebekleri. Bazen kaçar birbiririnden kelimeler. Bazen aynı cümle içinde iki kelime bile olamayacak kadar uzaklaşır insanlar. Bazen kelimeler bağlar gönülleri, evirip çevirir kalpleri.

Kelime kelime büyüyen yalnızlıklar vardır, kelime kelime çoğalır insan bazen. Ne şaşılası şey şu kelime. Tek başına, tek bir hecesi, tek bir tınısı bile kuvvetli bir etki alanına sahip. Ağızdan çıktığı an “vücut bulur” tasavvufa göre. “Sözün simyası vardır, ağızdan çıkınca can bulur. Söz çağırır, sözün canı vardır.”

O yüzden ki gözlerden, gönüllerden, akıllardan, fikirlerden fışkıran kelimelerin bir yankısı bir kuvvesi, güçlü bir enerjisi, etkisi vardır.

Gıybet de sözdür, dua da. Gıybet közdür insanın ruhunda, dua özdür. Ey fakir, şu kelimenin sırrını ruhuna çözdür. Kelimeyle merteben değişir. Ve hangi kelimeyi seçeceğin senin elindedir. “Ben kulumun zannı üzereyim” der Rab. Zannını güzel eyle ki kelimen güzel olsun. Kelimeni güzel eyle ki zannın güzelleşsin.

“Ya Vedud de, ya Rahim, Ya Fettah de, Ya Azîm.”

Tesir etsin ruhuna, kelime kelime yücel.

Kelimeler ağlatır, kelimeler güldürür. Ağzından akıtma zehir, ağlatma güldür. Güldür sevdiğini, yetimi, çocuğu, hayvanı, bitkiyi. Sövülen bitkiler bile solmaya yüz tutuyor değil mi?

Arif hal hatır sormuş efrada;

“Aman efendim çok şükür, kahrın da hoş lütfün da hoş diyoruz” demiş biri.

“Sen lütfun da hoş, lütfün da hoş de. Kahrı öyle çocuk oyuncağı değildir” demiş Arif.

Vesselam.


Halenur DALDAL

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı ↑