Dünyadaki en güçlü duygulardan biri olan sevgi ancak bir başkasının varlığı ile mümkündür. Ne zorla birine sevgi gösterilir ne de talep üzerine sevgi verilir. İçten gelen doğal bir süreçtir. Umut ve güven duygusunun oluşmasını sağlar. Hayata canlılık katar ve aynı zamanda kişinin birey olarak varlığını da destekler. Birini sevdiğimizde içimizde ne olduğunu hissederiz. Mutluyuzdur ve hayat doluyuzdur. Sanki tam da olması gereken yerde ve zamandaymışız hissi yaşarız. Ancak sonsuza kadar bu duyguyu yaşamayız. Bir zaman sonra anlaşmazlıklar, zorlanmalar, problemler baş göstermeye başlar. Peki ne oluyor da ilişkilerin gidişatı değişiyor, problemler çıkmaya başlıyor?
En önemli problemlerden biri çiftler arasında sınırların kalmamış olmasıdır. Sağlıklı ilişkilerde çiftler birbirlerinin sınırlarına ve bireysel alanlarına saygı duyarken; sağlıksız ilişkilerde ise daha çok iç içe geçmişlik şeklinde gözlemlenmektedir. Aslında çiftler sevdiği kişiye karşı nerede durmaları gerektiğini içsel olarak hissederler ancak kendi ebeveynleri ile çocukluk döneminde kurmuş oldukları ilişkilerin uzantısı dolayısıyla sevdiği kişinin kendisinden uzak olmasını ve ayrı bir yaşantısı olabileceği fikrini kabul etmekte zorlanabilirler. Burada sevdiğini bir birey olarak kabul edip, yerinde ve yeterince alan açabilmeyi başarabilmek önemli hale gelir. Kişi kendisine alan açıldığını hissetmediğinde ilişkide boğulmuş hissedebilir. Bu da çatışmaların yaşanmasına veya çiftlerin birbirlerinden uzaklaşmasına neden olabilir. Eşi ile bir şeyleri paylaşabilmek ve aynı zamanda bireysel vakit geçirebilmelere alan açmak ilişkilerin sağlıklı bir tarafa evrilmesini sağlayabilir.
Diğer önemli bir faktör kadın ve erkeğin yapısal olarak farklı olduğunu kabul etmek gerektiği şeklinde olabilir. Kadın erkekten yakınlık, duygusallık, sevildiğini görmek isterken erkek ise kadından kendisinin varlığından dolayı saygı duyulmasını ve değer görülmeyi bekler. Kadın sorun üzerinde konuşmayı isterken ilgi beklemektedir; erkek çözüm bulmaya odaklanırken ise varlığının iyi geldiğini görmek istemektedir. Her iki taraf da aslında “iyi ki varsın duygusu” içerisinde olabilmek için çırpınıp durmaktadır. Her ne kadar altta yatan istek ve ihtiyaçları farklı farklı olsa da.
Peki çözümü nasıl bulmak gerekiyor? Öfkeli hissederken karşı tarafla nasıl bir ilişki geliştirmeli ki hem kendini anlatabilsin hem de partnerini yok saymayan bir duruş içerisine girebilsin?
Aslında burada birkaç nokta önem taşır hale geliyor: “Ben varım sen de varsın” ı her iki tarafın da hissedebilmesi önemli bir kilittaşını oluşturuyor. Empati kurmak belki de en önemlisi. Empati kurmak derken bir diğerini gerçekten hissedebilmek anlamında kullanıyorum. Partnerinin neye ihtiyacı olduğunu hissedebilmek ve kendini de hissedebilmek aslında. Birçok evlilikte eşin iş yapmıyor olmasından yakınılsa da asıl mesele çoğu zaman yeterli yakınlığı hissedememek olabiliyor. Yakınlık hissedilmediği süre içerisinde kişi kendisini yalnızlık ve terk edilmişlik duyguları içerisinde bulabiliyor.
Diğer önemli bir nokta ise açık ve samimi bir şekilde duyguları paylaşabilmek. Birçok tartışmada çiftler aslında önyargı ile birbirlerine yaklaşıyorlar. Hatta bu önyargılardan dolayı peşin hüküm verebiliyorlar. Bir taraftan da haklı olunan bir taraf da var. Tabi ki o senin eşin ve onu tanıyorsun kesinlikle. Ancak eşini kendisinden daha iyi tanımadığın kesin. Çiftlerin birbirlerini ilk tanıştıkları zamanki gibi veya daha önceki yaptıkları hatalardaki gibi algıladıklarını görüyorum. Diyor ki ben onu tanıyorum o böyle düşünüyor. Bu noktada aslında tartışma olabilecek konularda hislerin ve duyguların paylaşılması gerekiyor. Sen böyle düşünüyorsun değil de ne oluyor sende gibi. Daha netleştirme içerir şekilde. Çoğu zaman partner ile ilgili tahmin edilen şeylerin aslında duygu bazında tahmin edildiği gibi olmadığına şahit oluyorum. Burada karşıdakine gerçek duyguları açabilmek ve karşının duygularını hissedebilmek için çaba harcamak bir çok problemin çözümünde yararlı olacaktır.
Hülya KUŞ – Psikolojik Danışman


Bir yanıt yazın