Sevgili Kuzen,
Mektubunu, çocuklarınla ve öğrencilerinle olan maceralı yaşantılarını, nokta atışı ifadelerini, çocukluk anılarımızı anlattığın cümlelerini ve temennilerini okumak çok keyifliydi, çok teşekkür ederim.
Kelimeler Hale, bazı anlamlara gelmiyor. Özgürlük, adalet, müebbed, özlemek, aşk… Uzun süre kullandığım ama artık bende bir manası olmayan ifadeler. Bunu karamsarlık olarak görmeni istemem, bir farkediş yalnızca. Oysa umut kelimesi öyle değil, somut bir gerekçeye ihtiyaç duymadan bir görev, bir nöbet bu dört duvar arasında.Tarih boyunca adalet ve özgürlük uğruna bedel ödeyen fakat umudunu hiç kaybetmeyenlerin bana ve benim gibi haksızlığa uğrayanlara devrettiği bir nöbet. Ben ne ilkim ne de son. Ben de çıktıktan sonra umut nöbetini benden sonrakilere devredeceğim. Hınçlı, kindar, intikamcı değilim asla. Keşke ben çıktıktan sonra barış, adalet, huzur tesis edilse de insanlar arasında incelik, saygı ve sevecenlik olsa, insan hayatına daha çok değer versek ve çayımızı içerken bugünleri gülerek anlatsak. Mümkün olur mu hiç bilmiyorum ama ümit etmekten başka da çaremiz yok.
Geçen gün kardeşim görüşe geldiğinde fark ettim, ailecek yaşadıkları bazı sıkıntılı olayları benimle paylaşmıyorlar. İşte tam da o anda yaşadığım dışlanmışlık hissi, “sanırım ben gündelik hayattan ziyade gelecek hayata aitim” diye düşünmeme sebep oluyor. Bu durumu melankolik bir tesbit olarak görmeni istemem. Bence romanlara yaraşır, edebi bir tesbit.
Mektubunda kardeşlerinle olan diyalogları okuyunca çocukken oynadığımız yedikuleler, saklambaçlar, çorapları iç içe koyarak top haline getirip maç yaptığımız anlar canlanıverdi hayalimde; “özledim lan sizi” diye triplere giresim geldi. Gerçekten de güzel bir çocukluk geçirdik ama büyüyoruz işte, hayret ederek büyüyoruz hem de.
Senin dünya ve olanlar hakkındaki yakınmalarını ve yozlaşmışlığa olan tepkini sonuna kadar hak vererek okurken, bahsettiğin dünyanın içindeki eski yaşamımı ne kadar özlediğimi belirtmeliyim. İnsan görünür demir parmaklıkları görünce, görünmez demir parmaklıklar ardında yaşayan insanlara imreniyor. Mesela mektup yazmak senin için hızlı tüketim çağında, bu çağın telekomünikasyon kısmı sosyal medya çılgınlığına olan haklı tepkinin somutlaşmış hali iken, benim için bir mecburiyet, sevdiklerim ile iletişim kurmanın tek yolu. Dışarıdaki bir insan yıllardır internet, bilgisayar, telefon kullanmıyorum dese ne kadar romantik ve idealist gelir değil mi? Çünkü o kurduğu bu cümleyle lüksün bir ihtiyaç haline geldiği modernizm çılgınlığına radikal bir tepki koymuş ve kendini zamandan soyutlamayı da tercih etmiştir.
“Tercih etmiştir”… Asılsız bir isnatla buraya girdiğimden bu yana, benim bir tercih hakkım yok. Şu an bulunduğum konumda bir kafesin içinde şunu söylemek istiyorum. Ne olursa olsun özgürlüğün kıymetini bilmelisin. Hayata dair yakınmalarına, toplumda insanların koyunlaştırılmasına ve ötekileştirilmesine olan isyanına sonuna kadar hak veriyorum ama her şeye rağmen olabildiğin kadar hayatın içinde olmaya özen göster. Çünkü şu an ben “keşke” diyorum “geçmişte daha çok hatıra biriktirseydim”. İnsan burada dışarıdaki gündelik sıkıntıların ne kadar anlamsız olduğunu; ormanların, denizin,uçsuz bucaksız gökyüzünün, dağların, sevdiği insanların, aşık olmanın, tanımadığı insanlar ile yolda göz göze gelmenin, anne kahvaltısının, sinemaya gitmenin, yaz tatili için planlar yapmanın ne kadar değerli olduğunu anlıyor.
Mahallemizi, memlekete giderken sağımızda kalıp da bütün ufku kaplayan Torosları ve beyaz Toros arabanın arka koltuğunda “Toros dağlarının sonsuza kadar uzanan sıradağlar olduğu” konusunda yaptığımız çocukça muhabbetleri bazen rüyamda görüyorum. Meğer ne kadar kıymetliymiş, çocukken farkında olmadan yaşadığımız anlar.
Yakın zamanda sınava girecek olmam sebebiyle, yıllar sonra ilk kez cezavinden ayrıldım. Yaşadığım yolculukta, üniversite öğrencilerinin aralarından kelepçeli ve jandarmalar eşliğinde geçerken tuhaf karşılandım tabi ki ama orada, onların arasında olmaktan çok keyif aldım. Gözlerimi neredeyse hiç kırpmadan her şeyi kaydetmeye çalıştım. O şaşkın ve meraklı bakışlarla beni zihinlerinde bir anı olarak kaydettiklerini düşünmek bile tuhaf bir şekilde iyi hissettirdi. Sanki dışarıdaki varlığımı farklı zihinler aracılığıyla çoğaltmışım gibi geldi. Senin zihninde belirdiğimde kendimi Aksaray’da, Emin’in zihninde belirdiğimde kendimi Kağıthane’de, Salih’in aklına geldiğimde Adana’da ve tabi ki annemin sürekli zihninde bulunduğum için bir parçam hep onun yanında var oluyor. Kendim her ne kadar dört duvar arasında olsam da, beni düşünen sevdiğim insanlar aracılığıyla bir parçam özgür bir şekilde dışarıda dolaşıyor. Zihnimde bir özgürlük duyuyorum. Ya da belki böyle düşünmek hoşuma gidiyor, bilmiyorum.
Bekliyorum Hale, hem de epeyce zamandır bekliyorum. “Senin düğününe kadar çoktan çıkar gelirim” diyordum ya bir kaç hafta içinde, o günden beri bekliyorum. Kapıdan çıkıp, uzağa çok uzağa doğru bakacağım günü hayal ediyorum. Göz kaslarım ağrıyana kadar bakacağım o günü beklemeye devam ediyorum. İstiyorum ki beni kapıdan almaya kimse gelmesin, yürüyebildiğim kadar yürüyeyim. İçimden bir ses desin ki: “Şimdi bu görebildiğim her yer bana mı ait? İstediğim her yere gidebilir miyim artık?” Gerçekleşeceğine inandığı ya da inanmak istediği bir hayali bir insan kaç farklı şekilde, kaç kez hayal edebilir ki? Ben usanmadan hayal ediyorum.
Onca yoğunluğunun ve çocuklarla girdiğin maratonun içinde yaşadığın iki uçtaki annelik serüveninden ve koşturmacanın arasından vakit ayırıp yazman benim için çok kıymetli. Kaka Leite oyunundan çıkınca üzülen Hale iki çocuk annesi oldu ha, demek öyle ha! Annelik konusunu ciddiye alma biçimini, kendini bu konuda yetiştirmeni, geliştirmeni, gayretini samimiyetle takdir ediyorum. Çocuklar çok tatlılar, kocaman kocaman gülüyorlar fotoğraflarda. En kısa zamanda onlarla kucaklaşabilmeyi çok istiyorum. Gözlerinden öpüyorum onların. Umarım şimdikinden daha güzel, daha acısız bir dünyada büyürler. Uma uma umuk olduk ya, hadi bakalım hayırlısı.
Güçlü bir insansın sen, mektubunda bunu bir kez daha hissettim. En yakın zamanda görüşebilmek dileğiyle…
Halenur Daldal

Bir yanıt yazın