Zühre Dergisi: Sayın Vakkasoğlu, sizce edebiyat nedir?
Vehbi Vakkasoğlu: Sorunun cevabı kendi içinde aslında; “edebiyat” edep demek. Edebe dair olan söz, yazı, çizim, her ne iletişim yöntemi varsa, bütününe edebiyat diyebiliriz. Dolayısıyla edepten uzak ahlaksız yazılara, çizimlere, romanlara, hikayelere, denemelere, yazının ve sözün her türlüsüne edebiyat demek uygun değildir diye düşünürüm.
Zühre Dergisi: Yıllardır öğretmen yazar ve aydın olarak toplumla iç içesiniz. Dünden bugüne toplumun edebiyatla olan ilgisi konusunda neler söylemek istersiniz?
V. Vakkasoğlu: Edebiyat çok ince bir gönül sanatıdır. İnsanlar kabalaştıkça, katılaştıkça maddileştikçe, paraya pula taparcasına bir tutkuya kapıldıkça, edebiyat kan kaybediyor. O yüzden ne yazık ki, birilerinin adına kitap dediği her şey edebiyat olmuyor. Edepten uzak kimi pespaya sayfalar, ahlaksızlık, fuhşiyat eserleri yazıldığını da görüyoruz. Bu da maalesef edebiyat sayılıyor ve kitap diye anılıyor. Böyle bir yanlış gidişat içindeyiz. Sadece bizde değil bütün dünyada böyle. Sanat seviyesi ve kalitesi düştükçe, okuyanların ahlaki düzeyi azaldıkça maalesef edebiyat da ona uygun bir şekilde gelişiyor. Yani edebiyat olmaktan çıkıyor. O yüzden bizler, elinde kalem dilinde kelam olanlar asla taviz vermemeli. Edebiyatı olması gereken çizgide devam ettirmeliyiz. Artık kitap fuarında önümüzde eskisi kadar kuyruklar olmuyor. Ama bizim azımız diğer kalabalıkların çoğundan daha çok olur ve ülkeye, bütün Müslümanlara, bütün insanlığa bu lazımdır. Hayati bir konudur.
Zühre Dergisi: Eski ve yeni nesil yazarlar arasında bir değerlendirme yaptığımızda yazı sanatı ve edebiyat nasıl bir değişim geçirdi?
V. Vakkasoğlu: Ağzı olan konuşuyor diye bir tabir vardır ya; şimdi elinde kalem olan yazıyor. Hatta artık eline kalem almaya da gerek yok; “indiririz abi” diyorlar internetten, ufak tefek rötuşlarla, çalıntı işlerle, şimdi bir de yapay zeka türedi, efendim robotlara yazdırıp altına imza atıyorlar. Tabi edebiyat bu değildir.
Edebiyat, yazıya yüreğindeki duygularını, içinin derinliğini, kendine ait orijinal güzellikleri katma sanatıdır. İstisnaları ayırarak söylüyorum, ne yazık ki her yazıp çizende bunlar gerçekleşmiyor.
Buna karşı bizim gibi -eski adamlar diyorlar ya- eskimemeye çalışarak, bu albenisi fazla, zahiri süslü ama içi pisli olan bu gidişatla mücadele edeceğiz. Taviz vermeyeceğiz, elimizi bozmayacağız, inancımızı bozmayacağız. Edebiyatı edep ilmi halinde güzelleştirip benimsetmeye çalışacağız. Yani gidişat böyledir diye, kalabalıklara uymayacağız, akıntıya kapılmayacağız. Bugün bizim yaptığımız ve edebiyatı gerçek anlamda anlayan kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın yaptığı akıntıya karşı kürek çekmek zor iş ama şerefli ve güzel bir iş; olmazsa olmaz bir iş.
Ne yazık ki birçok genç arkadaşımız olmadan oldurmaya, dolmadan boşalmaya çalışıyorlar. Hiçbir emek vermedikleri, gönüllerinden bir şey katmadıkları satırları kitaplaştırıp ortaya sürüyorlar. Saman alevi gibi yanıp sönenler var. Hiç tutunamayanlar var. Üzülüyorum o arkadaşlara. Atalarımız ne diyor, “emeksiz yemek olmaz.” Adam almış eline kalemi ya da geçmiş klavyenin başına veya internetten indirerek daha otuzlu yaşlarında “altın roman yazdım, 5 eser yazdım” diyor. Mehmet Akif’i tanımıyor; çoğu yazarın-şairin adını bile duymamış; yakın geçmişte yaşamış duayenlerden haberi yok, eserlerini görmemiş, dünyalarına katılmamış; kendisi yeniden Amerika’yı keşfe çıkmış. Tabii bu durumda köksüz, temelsiz eserler ortaya çıkıyor ve maalesef hiç iyi olmuyor. Hatta iyi niyetle de olsa bazı yanlış fikirlerin empoze edilmesine sebep olabiliyor.
Onun için okuyanlar seçici olmalı. Kavun-kakpuz alırken bile seçiyoruz; kitap alırken, yazar tercih ederken de lütfen biraz araştırıp seçmeli ya da seçebilenlere danışmalıyız.
Zühre Dergisi: Okumak nedir insan neyi ve nasıl okumalı?
V. Vakkasoğlu: Kutsal Kitabımızın ilk emri “oku.” Ama bu okuma bilmeyen Peygamber Efendimize, güzeller guzeline gelmiş. Buradan anlıyoruz ki “oku” deyince -70 kitaba imza atmış bir yazar olarak rahatlıkla söylüyorum- sadece kitabı okumak değildir. Önce insanın kendisini okumalı, sonra içinde yaşadığı tabiatı, çiçeği, böceği kurdu, kuşu okumalı ve bütün yazılanları, yazılanların ötesinde Allah’ın mucizevi sanatı olan gördüğümüz her şeyi okuyarak anlamlandırmalı; anlamları güncellemeli ve insanların gönlünün güzelleşmesine bir hizmet olarak sunmalı.
Okunmayacak bir şey yoktur. Hazreti Ali, Allah’ın Arslanı “bu güzel ahlaki kimden öğrendin ya Ali” diyenlere der ki “ahlaksızlardan öğrendim.” Demek, ahlaksızlar bile okunmalı. “Ahlaksızlardan ahlak öğrenilir mi?” sorusuna ise diyor ki Ali Efendimiz; “ne yaparlarsa tersini yapıyorum; doğruyu kolayca buluyorum.” Okumayı bilene her şey okuyor zaten.
Zühre Dergisi: Edebiyata ve yazarlığa hevesi olan genç kalemlere neler tavsiye edersiniz?
V. Vakkasoğlu: Aceleci olmasınlar; ellerin altında bir ajandaları olsun; ellerine kalem alsınlar ve hep yazsınlar. Her gün bir cümle yazsınlar, yazadıklarını okutsunlar; önce yakın çevrelerine, sonra etebiyattan anlayanlara ve sonra yayınlamaya çalışsınlar; gazetelerde, dergilerde.
İkincisi, tenkitlere çok dayanıklı olsunlar. Kırılgan olmasınlar, tenkitlere dayanamayanlar kendilerini geliştiremezler.
Üçüncüsü, kendi kültürel köklerine dönsünler. Kendilerinden önceki nesilden yaşananları tanısınlar; kimler geldi, kimler geçti, neler yazdılar? Şiir, nesir, kültürel birikim, nesi var bu milletin bir dönüp baksınlar. Ayrık otunun bile kökü var; kökü dışarıda, geçmişe gözünü kapayarak ya da geçmişi yok sayarak geleceğe kalıcı eserler bırakamazlar.
Zühre Dergisi: Eğer bir eseriniz zamansız olarak hatırlanacaksa hangi eseriniz olsun isterdiniz?
V. Vakkasoğlu: Evet, vallahi şimdi reytingine bakarsan 40 yılı devirmiş, İngilizce, Almanca. Rusça, Hollandaca, Kuzey irak’ta Kürtçe, Türkmence, dünya dillerine de çevrilmiş bir kitabım var. İçinde öğrencilerim var, eğitim hatıralarım var. Bir ömrün yaşanmışlıklarını taşıyan sembol bir eser: Öğretmenin Not Defteri.
Zühre Dergi


Bir yanıt yazın