Hazel’in Ukdesi

İnsanı tarif ederken hocamız, hayatı, hatıraları, duyguları, düşünceleri, hayalleri, umutları, özlemleri, anlatılmamış, bilinmezlikler içerisinde yazılmamış hikayeleri ile “noksan” olarak ifade ederdi. Tamamlanmayan insan hikayelerinde benim en çok sevdiğim şey “olamayışların” onlara kattığı görkem. Olamayışların onlara çok yakışması. Ancak o zaman hikayenin bir parçası olmaları…

Tıpkı hikayemizin kahramanı Hazel’in yarım kalmış hikayesinin ona kattığı görkem gibi.

Hazel, hayalleri ve umutları arasında yeni yetişen bir genç kız iken, fıtratında olan “annelik” duygusunu yaşayacağı günlerin hayalini kurar. Mahalle baskısının bir getirisi olsa gerek zaman zaman hep kız çocuğum olur da erkek çocuğum olmazsa korkusu bir kor olur yakardı yüreğini Hazel’in.

Vakti geldiğinde hayalini kurduğu evliliği gerçekleştiren Hazel, mutlu mesut günleri yaşarken erkek çocuğu olacağının haberini alınca mutluluğuna mutluluk katılır. Mahalle baskısının onda yarattığı korku rüzgarları yerini büyük bir rahatlamaya bırakmıştır. Bir sorun vardır yalnız. Hazel’in içinde çok büyük bir kız çocuğu özlemi vardı. Yana yakıla kavruluyordu Hazel kız çocuk özlemiyle. Umudu ikinci çocuğunun kız olma ihtimalinde saklıydı. Olmadı ama onda da hayalleri bir başka bahara kaldı. Üzüldü ama mukadderat böyleymiş dedi, boyun eğdi kaderine, sarıldı evladına, kucakladı. Hayallerine ulaşmak için Allah’ın ona bir hak daha hak vermiş olabileceğini düşündü. Dualar etti içten, samimi, halisane. Yalvardı, yakardı Rabbine. “Yüreğim bir kor Rabbim! Gönlümdekini, gönlüme hayırlısıyla nasip eyle” yakarışlarıyla Rabbinden istedi de istedi.

Derken günlerden bir gün üçüncü çocuğunun da erkek olacağı haberini alan Hazel, büyük bir yıkım yaşadı adeta. Yaşadığı “ruhsal bir bunalım” idi. Mukadderata razı olmamak olur muydu hiç? Allah böyle takdir etmişse, gönlü neden razı olmuyordu? Tevekkülü mü azdı, inancı mı, itikadı mı? Doktorunun şu ana kadar cinsiyet konusunda hiç yanılmadım demesine rağmen delice bir düşünceyle “Haşa Allah mıydı ki doktorum” diyerek yine de yeşertiyordu umudu.

Hz. Meryem’i, O’nun annesi İmran’ı okuyordu. Erkek çocuk beklerken kız çocuk doğuran İmran’ın, Allah’a ettiği duanın daha güzeliyle kabul görmesini, o kız çocuğunun bir Peygamber annesi olmasını ve “Hz. Meryem” oluşunu. Okuyor da okuyor, mahzun gönlünü teskin etmeye çalışıyordu. Onunkisi yarasına merhem sürme arayışıydı. Bebeğini kucağına alacağı ana kadar yine de kaybetmedi bir kız çocuğunun elini tutma hayalini. O an gelip de bebeğini kucağına alınca o yaralı haliyle haykıra haykıra ağladı, susmamacasına. Bebeğinin kulağına eğildi sonra: “N’olur affet beni. Sana söz veriyorum. Seni çok seveceğim.”

Üçüncü erkek evladını da bağrına basan Hazel, o günden sonra mukadderata razı bir kul olmaya çalıştı. Halen o yollarda yalın ayak yürüyor. Bazen aklını başına alıyor, bazen deliriyor, bir bakmışsın çok olgun, oturaklı, bir bakmışsın çılgının teki. Ama hep yolda olmanın gayretinde, Rabbine sonsuz hamd-ü senalar eden, yaptığı hatalardan ders çıkaran, tevbekar bir kul olmak tüm arzusu. Bir şeyi çok istemekle, bir şey için çok dua etmekle o işin Allah dilemedikçe olmayacağını öyle bir anladı ki! Anlamadı aslında, öyle bir yaşadı ki!

Hazel, Allah’ın onun hakkındaki hükmüne razı olmuştu olmasına ama etraftaki insanların bu konu ile ilgili söylediği her söz bir kaya olup çarpıyordu içine. “Kızı olan huzur içinde, oğlu olan huzur evinde ölür.”, “Oğlan çocuğu evlenene kadar, kız çocuğu ölene kadar.”, “Kızı olan emekli sandığı, oğlu olan yeşil kartlı” gibi buna benzer tonlarca söz duyuyordu her gün.

Ama artık bu sözleri duymamayı tercih edip, aklı başında, olgun, oturaklı bir insan, bir anne, bir eş olarak kendisine yakışanı yapmaya karar vermeliydi Hazel ve öyle de yaptı. Duygularını, yaşanmamışlıklarını, ukdelerini hep bir kenara bıraktı. Füruğ Ferruhzad’ın “Hangi yaşta ölürsek ölelim, yarım kalmış cümlelerimiz olacak.” sözünü derhatır ediverdi. Yarım kalmışlığının ona kurdurduğu cümleleri sevdi. Tüm cümleler ölümle yarım kalıyorsa eğer, sonrasını tamamlayacak “diriliş” i yok muydu? Hem bu bir şımarıklık değil miydi? Evladı olmayan anneleri düşündü, evladı olup da evlatlarını yanında büyütemeyen, çocukluğunu, gençliğini göremeyen anneleri. Bencilliğini, şımarıklıklığını “ben biliyorum”culuğu,” yolumu kendim çizerim”ciliği bir kenara bıraktı Hazel. Ram oldu Allah’ın hükmüne.

Halen el ele tutuşmuş bir anne-kız gördüğünde o yaşanmamışlığın ukdesi ile içi cız ediyor olsa da, yarım kalmışlıklarımızı en güzeliyle tamamlayan Allah’a sığınıp; “Rabbim Sen’den gelecek her hayra muhtacım” diyerek sığınıyor en “GÜZEL” makama. Şimdilerde imtihanlarını başına taç yapıp takıyor Hazel. Sonra diyor ki: “Sen varsın ya Allahım yeter bana, benim için. OLMASA DA OLUR”…


Zeynep Kar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı ↑