Mektup kelimesi Arapça ktb kökünden gelen maktūb مكتوب “yazılmış, yazı” sözcüğünden türetilmiştir. Aynı kökten gelen kitāb كتاب ise “yazılı şey, belge, kitap” sözcüğünden…
O halde kitap bir mektuptur. Ben size bugün okunması hiç bitmeyen mektubun hikayesini anlatacağım…
“Bu nedir babaanne? Çanta mı?”
Cevap yok… Dudakları kımıldıyor ama bir şey söylemiyor…
“Ne güzel inciler boncuklar var üstünde, süslü, süslü. Ne var ki içinde, kitap mı o?”
Cevap yok… Hala mırıl mırıl bir şeyler diyor-anlamadığım şeyler-kendi kendine…
“Neden çiviye asıyorsun onu taa yukarıya? Kimse almasın diye mi?”
Onu ilk gördüğümde beş altı yaşlarında idim, yeri orasıydı, duvardaki incili çanta…
“Kitap var” dedi babaannem nihayet…
Çantanın içinde kitap var… Babaannem işlemiş çantanın üzerine o nakışları, o inci boncukları çeyiz niyetine.
“Kitap”
Ben okuma bilmiyordum zaten. O yüzden üzerine uğramadım. Oyun oynamaya devam ettim.
Ara ara süslü çantaya gözüm takılsa da isteyemedim ondan. Belki o odada yokken gizlice bakabilirdim. Ama çok yukarıda asılıydı. Boyum da yoktu zaten…
Yıllar geçti unuttum gitti bu anıyı… Bir çeyiz dükkânın önünden geçerken vitrinde gördüğüm inci işli yatak örtüsü önce çantayı anımsattı bana, sonra da içindeki kitabı…
O kitap…
Çocukluk hatıralarımdaki o kitap, hemen herkesin evinde olan bir kitaptı… Fakat pek meydanda gözükmezdi benim içinde yaşadığım dünyada. Ya duvarda asılı dururdu ya da evin en az kullanılan odasında… Dolap içlerinden misafirden misafire çıkan porselenler gibi, kandilden kandile çıkardı saklandığı gizli yerlerden… Anlamadığım dilde müzikli şekilde içindeki şeyler söylenir, ismini koyamadığım bir ürperti ve ağlama isteği ile kendini dinletirdi. Genç değil, yaşlı bir ses okurdu daima hüzünlü bir şekilde…
Babaannem onlardan biriydi.
“Kitabı kim yazmış babaanne” dedim. “Allah” dedi. “Hangi dilde peki?” diye sordum. “Arapça” dedi. Allah’ça anlamışım çocuk aklı ile… Allah’ça…
Öyle olduğunu gerçekten anlamam çok uzun yıllar sürdü…
“Ne diyor peki dedim?” “Be’ kele yorum, Allah dor, ne diyici”1 (Allah Allah, ne diyecek kızım, Allah diyor) dedi Kilisli şivesiyle… Rahmet olsun ona…
Yirmili yaşlarımın sonlarında-artık gerçekten anlamak niyeti ile- bu kitabı, elime aldığımda durumum yirmi yıl önce ile aynıydı… Okuma bilmiyordum… Okuma bilmeden nasıl okurdu ki bir insan? İmkânı var mıydı?
Önce isminin anlamını kavramak lazımdı belki bu kitabın; Kur’an-ı Kerim…
Kur’ân sözcüğü Arapçada okudu anlamındaki karâ’e (قرأ) sözcüğünün üç harfli mastarıdır. Bu kelime “okunan şey” veya “okumak” anlamına gelir. Kerîm sözcüğü ise krm kökünden gelen karīm كريم “yüce, büyük” sözcüğünden kaynak alır.
O halde elimde okunması istenen yüce bir kitap vardı, ya da bir başka ifade ile Allah’tan gelen bir mektup…
Mektup zarf ile gelir. Zarf bir şeyin dışı, mazruf içidir. Mazruf, dış yüzün veya kabuğun içinde olan, içerik anlamına geldiği gibi asıl, öz gibi anlamları da varır. Belki o yüzden “Zarfa değil, mazrûfa bak” derdi eski topraklar.
Mazrûfa talip olarak elime aldım…
Inci boncuklu çeyiz mahfuzundan, gönül mahfuzuna talip olarak elime aldım…
Bu mektubun ilk kelimesi ne idi ki?
Bunu bilmek çok zordu…
Bir tahminde bulunmak için bile bir tanışıklık, biraz aşinalık lazım gelmez miydi?
“O halde”” dedim kendi kendime, “hadi akledeyim, ben bir mektup yazsam-beni tanımayan birine- ne yazardım?”
Evvela beni tanısın diye kendimi takdim ederdim elbette. Ben kimim, özelliklerim ne? Neden yazıyorum bu mektubu? Amacım ne?
Öyle oldu…
Mektup şöyle başladı…
Rahman ve rahim olan Allah’ın adı ile…
Babaannem haklıydı Allah dor, ne diyici?
Onun adına ve onun esmalarına talip olarak gönlüme aldım…
Peki ya ilk kelime?
“İkra!”2
Oku!
Bu yüce mektubu bana yollayan onu okumamı istiyordu…
Bu sözün ilk muhatabı da tam üç kez benimle aynı yanıtı vermişti.
“Ben okuma bilmem”
Yaratan Rabbinin adıyla oku!
O, insanı “alak” dan yarattı.
Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.
O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.
“Ben okuma bilmem.”
İnsana bilmediğini öğretendir…
Bana öğretecek!
Şimdi dönüp baktığımda o gün bana vaat edilmiş olanın hakikat olduğunu, onun tanıdığım o iki sıfatın ilki ile biliyorum. Er-rahman…
Er-rahim için ise pek az zaman kaldı… Yaşlı bir ses olma imkanı belki var, belki yok…
Peki ya bu mektubu okumak bitecek mi ne kadar olduğu meçhul sürede?
Hayır! Çünkü bu mektubun sadece o kitapta yazılan sözler ile sınırlı olmadığını biliyorum artık.
“Yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsaydı, deniz de -ardından ona yedisi daha eklenmek üzere- mürekkep olsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi; Allah azîzdir, hakîmdir.”3
Peki ya ben bir cevap yazabilecek miyim o mektuba?
Son nefesime kadar…
Her yaptığımla, her yapmadığımla…
Peki o okuyacak mı bu mektubu?
Adresine ulaşacak mı zarf?
Zarfımı terk eyleyip bu alemden gittiğimde evet…
Yazdıklarımı soracak mı bana?
….
……
………
Lamı cimi var. Buyurunuz:
“Oku şimdi kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter”. 4
!!!
İkra ile bu alemde başlayan, nihayet o gün o alemde, diğer ikrâ ile kavuşur. Bir olur…
Yazılmış olan mektup okuyup onunla ömrünü yazması gereken ademle kavuşur, bir olur…
…..
Bilsek de bu alemde birlesek, bir desek…
Mektuba son noktayı öyle koysak…
Be’nin altındaki nokta olsak…
Ne alem kalsa, ne mektup kalsa, ne biz kalsak..
Vesselam…
Notlar:
İsrâ suresi 14
“Be’” şaşırma ifadesi için kullanılan bir edat, Allah Allah demenin bir karşılığı gibi kadınlar arasında kullanılır; “kele” seslenme ifade eden bir hitaptır. Bayanlara hitap edilirken kullanılır.
Alak suresi 1-5
Lokman suresi 27
Çiğdem Yüksel


Bir yanıt yazın