Kitabın adı: (The Boy in The Striped Pyjamas) Çizgili Pijamalı Çocuk
Yazarı: John Boyne
Yayınevi: Tudem Yayınları
Tür: Tarih, Roman, Edebiyat, Gençlik, Çocuk
Yazar John Boyne, kitabın arkasında “tanımlanması çok zor bir hikâye” diyor ve devam ediyor: “Bu kitabı okumaya başladığınızda Bruno adında 9 yaşındaki bir çocukla yolculuğa çıkacaksınız (ama bu kitap 9 yaşındaki çocuklar için kesinlikle uygun değil).”
İrlandalı yazarın 2006 yılında kaleme aldığı kitap, II. Dünya Savaşı sırasında babası Nazi subayı olan 9 yaşındaki Bruno’ nun, babasının görevi sebebiyle Polonya’ ya taşınmasını konu ediniyor. Romanın en etkileyici yanı, bir çocuğun gözünden anlatılmış olması.
Savaşın ortasında bir çok şeyden habersiz, kendisine bir oyun alanı ve arkadaş edinip mutlu olmaya çalışan küçük bir çocuktur Bruno.
Yazar, Irlanda’ nın günlük gazetesi “The Irısh Times”e verdiği röportajında, 15 yaşlarında iken okuduğu soykırım romanlarından etkilendiğini söylüyor ve örnek olarak da yazar Elie Wiesel’in “Night” isimli romanını veriyor. Yıllar içinde Yahudilerle alakalı çok fazla eser okuduğunu, 20′ li yaşlarında ise yazarlık kariyerine başladığını, esasen böyle bir roman yazmayı düşünmediğini fakat zihninde beliren bir görüntünün etkisiyle bu romanı yazmaya karar verdiğini belirtiyor. Tel örgülerin ayırdığı iki küçük çocuk; biri Nazi diğeri bir Yahudi, birbirinden farklı iki dünya… Hikaye de böyle başlıyor. Babasının görevi sebebiyle yaşadıkları yerden taşınmak zorunda kalan Bruno; keşfetmeyi, oyun oynamayı seven maceraperest bir çocuktur. Odasının penceresinden kampı görür ve merakına engel olamaz; tel örgülerin kenarında kendine benzeyen bir çocukla tanışır ve arkadaş olur. Zamanla arkadaşlıkları güzel bir dostluğa dönüşür. Bruno ve Shmuel’in dostlukları okuyanların yüreklerini dağlarken, bir yandan da her iki çocuğun hayat farkını gözler önüne serer. Filmi de çekilen kitabın sonu ise, okuyucunun hiç aklına gelmeyecek bir şekilde biter.
Dönem filmi ve kitapları her zaman ilgimi çekmiştir. Ama önce kitaplar okur sonra filmini izlerim. Bu kitabı ta bitirdikten sonra ilk işim filmini de izlemek oldu. Film, İngilizce şair John Betjeman’ın çocukluğu anlattığı çok güzel ve etkileyici bir dize ile başlıyor: “Çocukluk, aklın karanlık vakti gelmeden önceki sesler, kokular ve görüntülerden ibarettir.”
Çocukluk öyle bir evredir ki, bir çocuk için ailesi herşeydir. Onların doğruları çocukların doğrularıdır. Dolayısıyla ebeveynlerin yanlışları ve söyledikleri yalanlar ya da sakladıkları gerçekler, çocukların dünyasında bambaşka anlamlar ifade edebilir. Çocuklar ailesini sever, inanır, güvenir.
Çocuk yetiştirmenin ne kadar büyük bir sorumluluk olduğu filmde de kitapta da etkileyici şekilde tasvir edilmiştir. Bruno ailesinden korktuğu için, sık sık yalan söyleyerek anı kurtarmaya çalışır. Hatta Yahudi arkadaşı olduğu halde Nazi bir Teğmene, Yahudi’nin arkadaşı olmadığını iddia ederek yalan söyler. Beni öyle etkiledi ki bu sahne; içim burkuldu. Bir çocuğu yalana mecbur eden her şey, sorgulanmalıdır.
Bir diğer önemli konu; Bruno’nun, her çocuğun kendisi gibi yaşadığını, Shmuel’in de kendisiyle aynı olanaklara sahip olduğunu düşünmesi, Shmuel’in kamp ile ilgili anlattıklarını anlamaması. Aslında bizler için çok etkileyici ve empati dolu mesajlar içeriyor.
Acaba biz etrafımızda yaşayan insanları ne kadar anlayabiliyoruz?
Anlamak için çaba harcıyoruz muyuz?
Etrafımızda olan bitenden ne kadar haberdarız?
Son olarak dikkatimi çeken, Hitler için “Fury(öfke)” -orjinali Führer (önder)- ve gerçek adı “Auschwitz-Birkenau” olan meşhur kampın adına da “Out-With(dışarıda)” şeklinde ima edilerek gönderme yapılmış olması. Auschwitz-Birkenau’ya tüm Avrupa’dan 1,3 milyon insan yerleştirilmiştir. Bunların, 1 milyonu Yahudi olmak üzere 1,1 milyon insanın öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Yaklaşık 900 bin kişi kampa geldikleri anda doğrudan gaz odalarına gönderilmiş ya da vurularak öldürülmüştür. Kalan 200 bin kişi, hastalık, eksik beslenme, kötü muamele, tıbbi deneyler nedeniyle ve daha sonra gönderildikleri gaz odalarında ölmüştür. Ortalama 6 ay içinde ölen tutsaklar, en ağır şartlarda günde en az 10 saat çalıştırıldılar. Gaz odalarına gönderilirken, saç kesme, ceset toplama, yakma gibi işlemleri de yine kendileri yapıyorlardı.
Kitapta olmayıp filmde olan bir sahne ile durumun vahameti yumuşatılmaya çalışılmış: Bruno’nun babası askerlere, kampın çok güzel, eğlenceli, eğitici etkinliklerle dolu bir yer olduğuna dair bir film karesi izletiyor. Bu filmi habersizce izleyen Bruno, babasına sarılır. Çünkü kampın korktuğu gibi bir yer olmadığını düşünür. Kendi vicdanlarını rahatlatmaya çalışırlar kısacası…
Kitabın son cümleleri şöyle:” Elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz. Bu zamanda ve bu çağda tabi ki.” Peki gerçekten öyle mi? Bir bakalım içinde yaşadığımız dünyaya.. Sanırım bu bir temenni olmalı… Zülfü Livaneli ‘Serenat’ta şöyle diyor: ” Her iktidar öldürür! Kimi daha az, kimi daha çok.” Bruno’nun babası da ona böyle söylemişti, Yahudiler için: “Onlar insan değil…” Peki buna kim karar veriyor?! Babası Bruno’ya “biz burda tarih yazıyoruz” derken haklıyldı. Peki ama onlar kendilerini ne olarak gördüler, tarih onları nasıl yazdı?
“Keşke beraber oynayabilseydik,” dedi Bruno. Uzun bir sessizlikten sonra. “Sadece bir kez… Hatırlamak için…” Oyun oynamak ve gülmek bütün çocukların hakkı. Onların ellerinden kimse almamalı, almasına izin vermemeliyiz.
Albert Einstein’in cümleleri ile bitirelim: “Dünya, kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp, hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.”
Kitabı okumanızı, ardından da filmini izlemenizi tavsiye ederim… Bir başka kitapta görüşmek üzere…
Hatice Kübra Meter

Bir yanıt yazın