/Zühre Dergi/
Zühre Dergisi: Bir sosyolog olarak edebiyata olan ilginiz nasıl başladı?
Fatma Barbarosoğlu: Edebiyatla ilgim “bir sosyolog olarak” başlamadı elbette. Edebiyat ve matematik bütün ilimlerden öncedir. Dünyayı kulağımıza akan sözlerle tanır kâinatı geometrik bir düzlem içinde algılarız. Edebiyat ile bağım ilkokul yıllarına dayanıyor. İlkokulda son iki dersimizin adı değerlendirme idi. Başka öğretmenler değerlendirme saatinde öğrencilerini sınıfta bırakıp öğretmenler odasında örgü örerdi. Bizim öğretmenimiz değerlendirme saatinde dünya klasiklerini okuttu bize. Hayatımın ilk sesli kitap deneyimi idi diyebilirim. Okuması diğer öğrencilerden daha iyi olan üç kız öğrenci idik. Şima, Fatma, Sabiha. Her değerlendirme saatinde öğretmenimiz kendi sandalyesini kürsüsünden aşağı indirir diğer öğrencilerin karşısına gelecek şekilde o saat okumayı yapacak öğrenciyi oturturdu. Haftada bir çocuk klasiği bitirirdik. Benim aklımda en çok kalan Tom Amca’nın Kulübesi oldu. O kitabı okurken sarılık oldum. On beş gün okula gidemedim. Romanı sonra evde tamamladım belki onun için en çok aklımda o kaldı. Yıllar sonra o romanın esasında çocuklar için hazırlanmış baskısını okuduğumu öğrendim. Bir rahibin kızı ve aynı zamanda bir rahibin eşi olan Harriet Beecher Stowe Tom Amca’nın Kulübesi romanı ile dünyanın en çok satan romanını yazan kadın payesine ulaşıyor. -Yazarı ile ilgili öğrendiğim bahis sosyolog olmamdan sonra elbette.- Abraham Lincoln kendisini Beyaz Saray’da kabul ettiğinde “Kuzey-Güney Savaşını çıkartan küçük kadın siz misiniz” diyor.
Zühre Dergisi: Edebiyat ve sosyoloji arasındaki ilişkiye nasıl bakıyorsunuz? Edebiyat özellikle insan davranışlarını anlama konusunda sosyolojiye ayna tutan bir sanat alanı mı, yoksa ideolojik aygıt olarak da kullanılıyor mu?
Fatma Barbarosoğlu: Bu sorunun tek bir cevabı olamaz. Sanatı ideolojinin emrine veren yazarlar olduğu gibi yazarın hiç böyle niyeti olmadığı halde yorumları ile onun eserini kendi ideolojisi için kullanan eleştirmenler, sosyologlar olabilir. Toplumların geçirdiği dönüşümü, değişimi, toplum içinde bireyin davranışını anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için sadece edebiyatı değil, bütün sosyal bilimleri bir arada ele almak gerekiyor diye düşünüyorum. Felsefi birikim olmadan doğru soruları soramazsınız, sosyal tarih bilinci olmadan romanın sahnelediği gündelik hayat davranışlarını bir bütünün içine oturtamazsınız, sosyolojik bakış açısına sahip olmadan metinler arası diyaloğu yakalayamazsınız. Bütün bunların olması için kişi mümin ya da seküler, yaşadığı toplumun dini ve ahlaki değerlerine vakıf olmalı diye düşünüyorum.
Zühre Dergisi:Son kitabınız Yeni Hayatın Yeni Kadınları’nda Tanzimat’tan Cumhuriyet’e özellikle kadınlara yönelik yeni kimlik oluşturma çabalarında edebiyatın etkisini incelediniz. Bu konudaki temel tespitleriniz neler oldu?
Fatma Barbarosoğu: Yazar metnini inşa eder ama o metin her bir okuyucu tarafından farklı bir şekilde alımlanır, algılanır, değerlendirilir. Kendi tespitlerim üzerine konuşmaktan ziyade okuyuculardan gelen “tespitler”den bahsetmek isterim, ki bu tespitler beni çok şaşırttı. Kitabı yayınlarken Eleştiri Üzerine Yedi Söyleşi kitabı kadar ilgi göreceğini düşündüm. Yani sadece meraklısının okuyacağı bir kitap. Öyle olmadı. Çok değişik kesimlerden çok farklı yaş gruplarından okuyucuları oldu kitabın. Kitap, matbuat modernleşmesinin evlilik, kadınların çalışması, kadınların eğitimi, erkeklerin kadınları takdir ve tenkit etme cümlelerini, tartışmalarını edebi metinler üzerinden incelediği için ilgi çekti. Günümüzün dijital modernleşmesinde de aynı sorun alanları sancılı bir şekilde varlığını sürdürdüğü için genç okuyucularda “bunlar çok da yeni şeyler” değilmiş ferahlamasını getirdi. Bu tartışmaların yeni şeyler olmadığı görmek neden ferahlık getirdi? Bunu birkaç okuyucu ile konuşma imkânım oldu. “Yalnız değilmişim, o kadınlar neler başarmış ben de başarabilirim, dayanıklı olmam gerekiyor duygusunu yaşadım” cevabını aldım.
Zühre Dergisi: Edebiyat-sosyoloji ilişkisini yakın bir dönem üzerinden irdeleyen kitabınız, bugüne de bir perspektif açıyor. Dijitalleşmeyle yaşanan toplumsal dönüşüm ve kimlik oluşumunda edebiyatın etkisini nasıl görüyorsunuz?
Fatma Barbarosoğlu: On dokuzuncu yüzyıl matbuat modernleşmesinde edebiyatın etkisi çok çarpıcıdır. Nitekim yazarların kendisi -özellikle erkek yazarlar- roman okuya okuya ifsat olmuş kadın okuyucu profilini romanlarında çok sık dile getirmişlerdir. Ahmet Mithat Efendi’den Yakup Kadri’ye Peyami Safa’ya kadar bütün yazarların romanında, roman okuyarak ifsat olmuş kadın karakter vardır. Yazar kadınlar, kadınların roman okuyarak ifsat olacağı tezine kendi romanları üzerinden cevap verir. Fatma Aliye Hanım bunun ilk örneğini verir Muhadarat adlı romanında.
Pespaye roman okuyarak ifsat olmuş okuyucu var mıdır? Vardır ama o pespaye romanları okumasa da ifsat olacak meşrepte insanlar her zaman vardır zaten. Matbuat modernleşmesinin pespaye metinlerinin yerini günümüzde dizi filmler aldı. Dizi filmlerin etkisi romanların etkisinden çok daha derin. Dizi film demişken konu ile ilgili olarak pek çok tez ve araştırma yapıldı Türk dizileri üzerine. İstanbul Ticaret Odası Yayınlarından çıkmış bir araştırmayı okuma fırsatım oldu. Araştırmaya göre dizilerin zannettiğimizden çok daha derin ve değişik açılardan toplumu etkilediği ortaya çıkıyor. Biliyorsunuz bir müddettir yabancılara ev satışı karşılığında vatandaşlık hakkı veriliyor. Kitapta yabancıların hangi şehirlerde ev aldığı ile ilgili olarak dizi filmler üzerinden iz sürülerek, yeni Müslüman olan yabancıların özellikle Bursa’ya yerleşmiş olmasında 2019 yılından itibaren yayınlanmaya başlanan Kuruluş Osman gibi tarihi dizilerin önemine dikkat çekiyordu.
Zuhre Dergisi:Edebiyatın insan ruhuna dokunan sosyolojik yönü çok önemli. Bu çerçevede hem edebiyatla hem de toplumla ilgilenen insanlara neler tavsiye edersiniz?
Fatma Barbarosoğlu: Öncelikle sorunuzdaki sosyolojik yönü kısmını iptal ederim. Okumak bireysel bir eylem; okuma kültürü toplumsal bir arka plana sahiptir lakin kişilerin neyi ne kadar sevdikleri meşreplerine, mizaçlarına beklentilerine göre farklılıklar gösterir. Tavsiye kişiye özel olmalı. Kişiye özel derken çok yakından tanıdığınız bir kişiye tavsiyede bulunabilirsiniz. Dönem dönem okuma atölyeleri yaptım her şahsa ayrı okuma listeleri vermeyi ilke edindim.
Zühre Dergisi:Zühre, edebiyat seven bir gurup arkadaşın kendi imkanarıyla oluşturduğu bir yayın. Toplumda güzel sözü ve iyiliği çoğaltmak isteyen ekibimize ve okurlarımıza neler söylemek istersiniz?
Fatma Barbarosoğlu: Köklü edebiyat dergilerinin bile yayınlarını nihayetlendirdiği bir dönemde bu çaba ve gayretinizden dolayı sizleri tebrik ederim. Dergi çıkarmak bir muhit inşa etmek demektir. Öncelikle dergide yazanlar birbirlerinin ilk okuyucusu, ilk eleştirmeni olur. Dergi çıkarmak yola çıkmaktır. Yolcu yolda gördüklerini tecrübe hanesine kaydederek zenginleşir. Ancak dergilerin dolma boşalma yazılarla yayına hazırlanması bir muhit inşa etmeye yetmiyor. Benim başka dergilerden farkım ne olacak sorusunu sormalı yola çıkanlar. Birbirini tekrar eden, gelen yazıları bir araya getirerek çıkarılan dergilerin toplumsal karşılığı olacağını düşünmüyorum. Dergiler kendilerini dijital çağın şartlarına göre yeniden gözden geçirmeli. Yeni bir okuyucu / seyirci profili ortaya çıkıyor fakat medya yöneticileri bunu dikkate almıyor. Maalesef görsel ve yazılı medya dijital kültürün ruhunu yakalayamadığı için okuyucu ve izleyici kaybediyor.


Bir yanıt yazın