/ Zeynep Kar /
Zamanın eteklerinden düşen ince bir sızı “beklemek”… Bazen hayalin en uzak izi, bazen vuslatın en yakın çiçeği… Bazen de mekanın en yanık türküsü… Fonda çalan “Penceresiz kaldım anne / Uçurtmam tel örgülere takıldı /Hani benim gençliğim anne” sözlerinin yankılandığı öyle bir yanık türkü.
Zerrelerinin hakikat aşkıyla tir tir titreyişi ile gözünün kendiliğinden akan yaşlarında bitmez bir sonsuzluk hazinesi saklıydı Metanet Hanım’ın. Bedeni “özgürlük hapsi”nde pervaneler gibi yanıp kavrulurken, evladı Metin’i özlemek, hasretinden prangalar eskitmek ve bir gün kavuşacağı ümidiyle beklemek varlığının delili gibiydi sanki.
Zemheri soğukların ruhları üşüttüğü bir hengâmede, kurşun olmuş kelimeler kardeşlerin kalbini deliyordu. Metanet Hanım da yalnızlığının ruhuna hitap eden sevgi sözcükleri ile beklemek yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışıyordu. Evladının ellerini tutamasa, gözlerinin içine bakamasa da aynı gökyüzü altında yaşıyor olmak, aynı havayı solumak bile şükür sebebiydi onun için. Çünkü onu denizler derinliğinde ve dağ gibi bir heybetle seviyordu.
Hiç beklemediği bir anda evladının parmaklarının arasından kayıp gittiğine şahit olduğu o günden beri kıyameti yaşıyordu Metanet Hanım. Hayatı ruhunda can çekişmeye başlamış, duygularının mecali mecalsiz kalmıştı. Bozguna uğramıştı kalbi, kalbinin elleri ise kaskatı. Yolunu yitirmiş bir yolcu gibi, yolları çıkmaz sokak…
Beklemenin kendisi sadece bir şey iken iş birini beklemeye gelince birçok şeye dönüşüyordu. Hakeza yorgunluk da öyle… Bir insan Metanet Hanım gibi ağır bir bekleyişle beklememiş, beklerken nefesi kesilmemiş, ecel terleri dökmemiş, nöbetler geçirmemişse; onun “beklemek” deyince aynı yoğun duyguları hissetmesini beklemenin de bir anlamı olmasa gerek.
Oysa beklemek imtihanında sabrı kuşanan Metanet Hanım, öfke ateşini söndürmenin gayreti içerisindeydi. Ki hakikat aşkında yanabilsin. Oğlu Hz. Yusuf’u görme umuduyla kırk yıl bekleyen Yakup Peygamber misali onun limanıydı umudun kırıntısı. Tüm çabası kör nefsinin kör kuyusundan çıkabilmek, yüzme dersleri verebilmek içindi.
Ama ruhları tarumar eden soluksuz sözler, nasıl da incitici, ne çok dehşetengizdi. Sükûtun kalelerine sığınmaktan başka çaresi yoktu Metanet Hanım’ın. Bu gürültüde hakikati anlatmanın başka bir yolu da yoktu ki… Onun “önce insan olma” mücadelesi; içerisinde beklemeyi öğrenme, hazmetme ve sabretme olan sancılı bir ölme biçimiydi aslında. İnsanlığı tam da olay mahallinde ispat bekliyordu. Her türlü tazyik, tahrik, yalan-dolan, dedikodu ve haksızlığın olduğu er meydanında her şey ayan beyan ortada iken önce kalbini sonra dilini susturup “susma orucu”na niyet etti. Dost sandıklarının onu yarı yolda bıraktığını da gördü, kan bağlarının kendisine sırtını döndüğünü de… Hayatına “can bağı” kurdukları ile devam etmeye karar verdi en sonunda.
Böylesi bir cenderenin içerisinde çeşitli iftiralara da maruz kaldı kendisi. Öyle canı yandı ki, masum olduğunu ispat edecek, kendisini temizleyecek bir ayet inmesini bile bekledi çaresizce Hz. Aişe misali. Ama o ayet hiç inmedi. O da zamana bıraktı her şeyi. Beklentisi, bekleyişi bu sefer de zamandan idi. “Zaman” dedi, “her şeyin ilacı”… Vakti gelip eş, dost, akrabaların pişman olup bunu dile getirdiklerine şahitlik ettiğinde de, “Müntakim” olan Yüceler Yücesi Mevla’ya; Hz. Yusuf’un kardeşlerine söylediği “Bugün artık size kınama yok” sözlerini diline düşürmesi için dualar etti.
Empati yoksunu duyarsız dünyanın insanı yiyip bitirmeye hazır potansiyeli karşısında ne kadar da aciz, yalnız, kimsesiz ve çaresizdi Metanet Hanım. Yaşadığı ölüm sessizliğinde evlat hasretiydi. O an imanın ne büyük güç, kuvvet ve kudret kaynağı olduğunu idrak etti. “Allah’ım” yönelişi ile niyet edip halisane bir teveccüh gösterince kendisine devasa bir nurun kapısı açıldı. Böylece kederinde cefa yerine kaderinde sefaya “merhaba” dedi.
O, tüm bunları gerçekteştirebilmek için uzun yıllar mücadele verdi. En sonunda da başardı. Değişen zamana, başkalaşan asıra karşı değişmeyen tek gerçek olan “ölüm”ü kabullenerek yaşam ile kendi arasında barış imzaladı.
“Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm;
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm.”
Diyen Erdem Beyazıt gibi ölümsüzlüğü tatmıştı; hem de iliklerine kadar. Bir yol bulmuştu gözlerden öteye geçerek. Yeni bir dünya kurmuştu kendisine peygamber sözlerinden. O küçücük dünyasında yalnızlık ile baş edebiliyordu ama onsuzluk canını acıtıyordu işte. Her uzvundan ayrı ayrı taşan yorgunlukları ile yaşamaya alışmıştı alışmasına da ah şu özlemek yok mu; rüzgarın çaprazdan estiği o an, onunla yürüdüğü o rüzgarlı güne gitmek ve bir anda yolun ortasında kalakalmak. Bunun çaresi yoktu işte.
Hava soğuk, sensizlik kadar üşütmüyor ama
Her yer gece, yokluğun kadar karanlık değil ama
Yıldızları görüyorum gökyüzünde
Adını yazıyorum gökyüzüne
“Metanet’in Metin oğlu” diyerek
Bir umut olsun yarınki karanlığa diye
Geceler boyu hep görünsün diye
Bir kelime dolanıyor dilime, hiç gitmiyor aklımdan
“Sensizlik ölüm gibi bir şey Metin’im”
(Gözlerimin dolduğuna bakma evlat, o hep doluyor zaten.)



Bir yanıt yazın