Atalay Demirci: “Mizah Ciddi Bir İştir”

/Zühre Dergi/


Zühre Dergisi: Yaptığınız işi nasıl tanımlıyorsunuz?

Atalay Demirci: İnsanlara ayna tutuyorum. Günlük hayatın olağan akışında yaşadıkları ama o an farketmedikleri komik tarafları bulup “bakın ne kadar da komiksiniz” diyerek gösterme sanatı bizimkisi. Kendi hallerine farkındalık kazandırmak.

Örneğin bir stadyumda trübünlerdeki binlerce insana bir futbolcu gelip yumruk hareketi yapıyor; onlar da alkışlayıp “oley” diyor. Harekete bakıyorsun, sokakta birisi sana yapsa gider ağzını-burnunu kırarsın; ama stadyumda olunca legalleşiyor. Ya da dolmuşta ön koltuğa oturan, 30 kişinin parasını veriyor. Hiç de usanmıyor. O an farkında değil, ama sen bunu anlatınca, “hakikaten komik” diyor.

Geleneksel olarak ise bu iş meddahlığa, hatta çok eski zamanları düşünürsek belki soytarılığa kadar gidiyor. Ama soytarı olabilmek için belli bir zekaya sahip olmanız gerekiyor. Çünkü muhatabınız kral ve onu bir şekilde şaşırtmanız lazım. Kaldı ki tarihte kimi padişahların, “sen meseleye nasıl bakıyorsun” diyerek meddahlardan faydalandığını biliyoruz. Çünkü, meselelere mizahî tarafından bakabilmek, ilk bakışta farkedilmeyen birçok boyutu görmeyi sağlayabiliyor. Bu yeteneği ise Allah herkese vermemiş.

Zühre Dergisi: Siz bu yeteneğinizi nasıl farkettiniz?

Çok şükür, beni bu donanımla yaratmış. İlkokuldan bu yana da ben bunun farkındaydım. Çok konuşmazdım, ama ben konuştuğumda gülünürdü. Hatta lise 2’ye kadar çok az konuşan, kimseyle muhatap olmayan bir insan olduğum için şu an bütün okul arkadaşlarım şaşkınlık içinde. “Nasıl yaa! O adam mı bu adam? Mümkün değil, hiç konuşmazdı ki!” gibi şeyler söylüyorlar. O suskunluğun da mizahî farkındalıklı bir beyinle dünyaya gelmenin verdiği anlaşılamama kaygısından kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü “benim gördüğümü kimse görmüyor mu? Neden bunu konuşan yok?” diyorsun, o yüzden susmayı tercih ediyorsun. Sonra bir şekilde Allah beni bu farklı zekanın zekatını vermeye sevketti. Mizah zekanın zekatıdır.

Mizah ciddi bir iştir. Hatta en ciddi işlerden biridir. Hem bireyin hem toplumların gelişiminde büyük rolü vardır. Örneğin Rusya yıllarca tiyatro ile hem değerlerini öğreterek, hem kültürünü işleyerek ve kimlik kazandırarak bir toplum inşaa etmiş. Sanat burada çok kıymetli. Mizah on kat kıymetli.

Bizde Hoca Nasreddin çok önemli bir tasavvuf ehlidir. Hakikati örterek ve mizah yaparak o kadar güzel anlatır ki! Biz doğru aktaramadığımızdan yeni nesil belki bir fıkra karateri zannediyor. Hoca eline yoğurdu alıp da göl kıyısına gitmiş değil. Aslı ne? Bir yatsı namazı sonrası cemaat çıkıp bakıyorlar ki Hoca cemaatle namaz kılmamış. Ya ne yapıyor? Caminin önünde hırsızı, ayyaşı toplamış sohbet ediyor, hakikati anlatıyor. Şeriat ehli anlamıyor, itiraz ediyor; “Hoca ne yapıyorsun, farz gitti!” “Göle maya çalıyorum.” “Yahu göl maya tutar mı!” diyorlar, O da “Ya tutarsa!” diyor. Yani “İçlerinden biri iman ediverirse.” Şimdi bunu hayal eden, zihninde “yaşlıca bir adamın eline yoğurt alıp göle gerçekten maya çaldığını” canlandırırsa o derinliği yakalalayamıyor. Oysa bu mizahî tablonun altında bir büyük hakikatin manası var. Mizahın bir de bu yanı var.

Zühre Dergisi: Gösterilerinize nasıl hazırlanıyorsunuz?

Atalay Demirci: Ben aslında bir gösteriye hazırlanıyorum. İki saatlik bir gösteri. Önce “hangi konulardan bahsetmeliyim?” diye bakıyorum; “İnsanlar neler yaşıyor, bunların mizahi yanları neler?” gözlemliyorum. Sonra oturup yazıyorum. Sonra kurgusunu yapıyorum. Bu kurgu çok önemli. İki saat boyunca sanki tek bir hikaye anlatıyormuş gibi anlatmam icab ediyor ki seyirci yorulmasın. Konudan konuya geçerken “Bir de şu vardı, bir de bu vardı” demeden, o bağlantıları çok yumuşak yapıp seyirci hiç yorulmayacak şekilde hemen olayın içine dahil olabileceği şekilde kurgulayıp sunmamız gerekiyor.

İki saatlik gösterinin ön çalışması; yazımı, kurgulaması, ezberii yaklaşık bir ayımızı alıyor. Yani bir gösteri için bir ay çalışıyoruz. Sonra her yeni seyirciyle buluştuğumuzda tekrar ediyoruz. Ama her gösteride, seyirci profili ve duruma göre senaryo dışı anlık espriler de ekleniyor tabi. İşin benim en sevdiğim yanı da bu.

Zühre Dergisi: Seyirciyle çok iyi bir elektriğiniz var. Küçük sataşmaların ötesinde onları bazen gösteriye dahil ediyorsunuz.

Atalay Demirci: Ben, seyircimin yaptığım işe dahil olmasını çok seviyorum. Çünkü ne zaman, kimden ne çıkacağı hiç belli olmuyor. En çok sevdiğim şey; diyalogdan o an doğaçlama espri çıkarmak. Bu benim aslında kendimi en rahat hissettiğim, en kolay yaptığım şey. Bir hikayeyi kurgulayıp ezberleyerek sahnede anlatmak mı, yoksa biriyle diyalog kurup o an doğaçlama espri çıkarmak mı deseniz, ikincisi beni daha çok tatmin ediyor. Çünkü her yeni konuşmada, her yeni konuda kendimi yeniden gerçekleştirmiş, mizahımı yenilemiş ve diri tutmuş oluyorum.

Zühre Dergisi: Evde de komik misiniz?

Atalay Demirci: Hiç değilim. Eşime de en çok sorulan sorulardan biri bu: “Evde de böyle komik mi? Oh yaşadın!” falan diyorlar. O da diyor ki; “Hayır, hiç öyle bir adam değil, eve iş getirmiyor.”

Ben sahneden indiğim andan itibaren mizah bitiyor. Bu şu demek değil tabi ki; somurtkan, asabi, gergin bir insan değilim. Ama durduk yere insanları, eşimi, çocuklarımı, dostlarımı güldürmeye de çalışmam. Mizah benim sahnedeki işim. Hayatın geri kalanında sormadan konuşmayan, bir faydası yoksa cümle kurmayan, genelde sessizliği tercih eden, düşünür halde bir insanım. Benim komedyen olduğumu bilmeyen bir insan karşıdan baksa, bana asla komedyen demez. Günlük yaşantımda bunu asla anlayamaz. Yüz ifademden anlamaz, beden dilimden anlamaz. Çünkü çocukluktan asılı kalma bir asabiyet vardır benim yüzümde. Yani “bu yüz ne olmaz” derseniz, komeyden olmaz aslında.

Zühre Dergisi: Ama gitti onu oldu!

Atalay Demirci: İşte Allah’ın lütfu. Ben kanseri atlattığımda yirmili yaşlardaydım. O zamanlar devlet memuruydum. Beni biraz da sahneye iten doktorun bir cümlesi oldu: “Ne atıyorsun oğlum bu kadar içine; anlatsana insanlara” dedi. 26 yıldır anlatıyorum.

Zühre Dergisi: Sizin sahnenizde bel altı espriler yok. Ama bu konuda fazla rahat davranan meslektaşlarınız da var. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Atalay Demirci: Ben sahne yapmaya 30 Mayıs 1999’da başladım. Normal hayatımda da küfür eden bir insan olmadığım ve topluluk önünde küfür etmek benim adabıma, ahlakıma, inancıma ters olduğundan dolayı sahnede de hiç etmedim. Hiç ihtiyaç da duymadım. Doğru da bulmuyorum.

Küfür mizah değildir, komik değildir; utanılası bir şeydir. Ne söyleyeceğini bilmeyen insan küfreder. Yani oraya ne koyacağını bilmiyor, acizlikten küfrediyor. Bir de karşılık bulup alkış alınca, kolaylaşıyor. Burada seyirciye de iş düşüyor; küfüre pirim vermemeliler.

Seyirci bu konuda biraz tepkisel olabilseydi, bu işler ilk çıktığında, “Ne yapıyorsun kardeşim; ben eşimle, çoluk-çocuğumla geldim; sen neden utanacağım bir şey söylüyorsun?” diye 10-15 kişi tepki gösterseydi belki bu alanlar bu kadar açılmazdı.

Bu konuda en çok üzüldüğüm şu: Sanki bu toplum ancak küfür edersen gülermiş; mizahî bir zekası yokmuş gibi bir algı oluşturuluyor. Ben tam tersini düşünüyorum. Bu millet çok zeki, pratik zekası ve mizah seviyesi çok yüksek. Bunları şovenist bir duyguyla da söylemiyorum. 60’a yakın ülkeye gittim; insanları, toplumları gözlemledim, analiz ettim. O ülkelerin edebiyatlarını, sahne sanatlarını, televizyonlarını, mizaha bakışlarını araştırdım. Gerçekten bizim kadar mizahı zengin ve yüksek toplum göremedim. Bu millet küfür edilmeden de güler. Sen yeter ki doğru hikayeyi bul, doğru şekilde anlat.

Geçen Hatay’da gösteride çocuğun biri el kaldardı; “Abi sen televizyondasın diye küfretmiyorsun sanıyordum; burada da etmedin” dedi. Ben de “Çok lazımsa gel kulise edeyim” dedim. Edemiyor değilim yani. Tercih etmiyorum. Oysa geçmiş yaşantıma baktığınızda çok müsaitim aslında buna; ben yetiştirme yurtlarında büyüdüm. Az çok tahmin edersiniz o ortamı.

Üzücü bir tablo da şu: Küfür, biliyorsunuz genelde kadın üzerinden, kadın objeleştirilerek yapılıyor. Son zamanlarda kadınlar küfretmeye başladı. Çok aleni, ulu orta, hicaptan uzak, çok rahat yapabiliyor olmaları bize şunu gösteriyor: Kimliğimizi, değerlerimizi, inancımızı yok sayıyoruz; çürümüş bazı şeyler.

Ben 2013’te Yetenek Sizsiniz yarışmasına ilk çıktığımda, “Küfürsüz de oluyormuş; adam cinsel espri bile yapmadı ama gülüyoruz” denilmeye başlamıştı. Oysa şimdi o hale geldi ki; 10 dakikalık hikayesi olan ve başına-ortasına-sonuna küfür koymaktan utanmayan herkes sahneye çıkar oldu. İş ucuzladı. Benim “Bu adam aslında küfür etmeden de bu işi yapabilir, niye küfür ediyor ki” diye eleştirdiklerim bile bunların yanında edepli kaldılar.

Kimileri, küfür edebilmeyi büyük bir özgürlük ya da özgüvenmiş gibi sunuyor. Bu sana bir değer katmadığı gibi senden götürüyor. Önce bunun farkında olmalıyız. Sosyal medya çağındayız. Çocuklar sevdiklerini ve gördüklerini örnek alırlar. 13 yaşında mizaha yatkın bir çocuk düşünün. Şu an piyasadakileri izleyerek gülüp eğlenebilir belki, ama üç cümlede bir küfür duyar. Bu çocuk küfür etmeyecekse de sırf onları örnek aldığından küfür kullanacak. Bunun vebali yok mu?

Zühre Dergisi: Mizah, hiciv, edebiyatın da bir parçası. Zaten siz aynı zamanda bir yazarsınız; çok güzel şiirleriniz var. Türk edebiyatında mizahın yerini nasıl görüyorsunuz?

Atalay Demirci: Mizah, Türk edebiyatında çok daha fazla eser verilmesini hak eden bir alan iken biraz kadük kaldığını düşünüyorum. Bunun birçok sebebi var. Hiciv biraz tehlikelidir. Bazılarını rahatsız edebilir. Bu da kimi engellemeleri ve zorlukları getiriyor, yazarların cesaretini kırıyor. Anlaşılamamak ya da yanlış anlaşılma kaygısı da öyle.

Topluma bakan yönüyle de; “Biz mizahçılarımıza yeterince destek verdik mi? Yeterince anladık mı? Acaba onlara alan mı açmadık, teveccüh mü etmedik?” sorularını kendimize sorabiliriz. Çünkü o alandaki birçok insana yazık olmuş diyorum.

Edebiyat çok önemli. Okumayı çok seviyorum. Sadece lise yıllarımda bin kitap okumuşumdur. Son yıllarda, tek bir kitabı okumak yerine, aynı anda 3-5 kitabı birden okuyorum. İnsan beyninin böyle daha aktif ve üretken olduğunu farkettim. Benim işim kelimelerle. Beni sahnede diri tutan da kelimelerle aramın iyi olmasıdır. Onları yerli yerinde kullanmayı ve onlara dans ettirmeyi severim. Türkçe’ye, akıcı ve herkesin anlayacağı anlatıma özen gösteririm. Bu da edebî bir birikim ve harmoni gerektiriyor.

Zühre Dergisi: Zühre’yi nasıl buluyorsunuz? Son olarak ekibimize ve okurlarımıza ne söylemek istersiniz?

Atalay Demirci:Okumanın iyice azaldığı, toplumun akıllı telefonlara ve videolara yöneldiği bir dönemde; zengin bir içerikle ve farkındalık oluşturacak bir şekilde dizayn edilen bir dergiyi çok anlamlı ve değerli buluyorum. Belki müşterisi çok olmayabilir, ilgi az olabilir. Ama bunu da önemsemeden, insanların gönül dünyasına seslenmeyi, onlara güzel ve faydalı şeyleri ulaştırmayı dert edinmiş insanların olması çok güzel. Tebrik ediyorum, başarılar diliyorum.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı ↑