/ Zeynep Kar /
Hiç ummadığım bir anda ve hiç ummadığım bir şekilde Rabbim bir sebep halk edivermiş, kendimi bir anda mübarek topraklarda buluvermiştim. Sonsuz hamd-ü senalar olsun edip eyleyene, evirip çevirene…
Ankara’dan Cidde’ye havalanan uçağımız ve ardından umre ibadetimiz için Mekke-i Mükerreme’ye gelişimiz… İşte şimdi kainatın, O’nun şerefi hürmetine yaratıldığı Peygamberimiz’in doğduğu belde olarak “ikram edilen, O’nun sayesinde ikram edilen” yer olan Mekke-i Mükerreme’deyiz.
“Kabe’yi görür görmez duygusallık, kalpte bir incelme, hassaslaşma yaşıyor insan” diyorlardı hep gidenler. Bende de aynısı oldu. O anda dilimden şu dualar dökülüverdi: “Kimseye anlatamadığım şeyleri Sana anlatmaya geldim Allah’ım. Yaralarımı, sızılarımı senin sevgin ile iyileştirmeye, şifa bulmaya geldim Allah’ım. Rabbim Sen ne büyüksün, ne yücesin Sen. Ben ne yaptım da Sen bana huzurunda olabilmek mükafatını lütfettin? Şükürler olsun Allah’ım. Şükürle doldur kalbimi Allah’ım. Sabrımı dilimden gönlüme düşür. Allah’ım kalbimin her bir zerresi için aff diliyorum Senden. N’olur affet beni. Affedilmiş bir ben olarak dualar etmek istiyorum, bana ‘dua ısmarlayan’ sevdiklerime; eş, dost, akrabalarıma ve tabi ki öğrencilerime…”
Kabe’de kıldığım vakit namazlarında, okuduğum Kur’an’ın her bir harfinde, tavaf ve say esnasında aklıma getirmeye çalıştığım yahut Allah’ın aklıma getirdiği birçok kişiye dualar ettim. Dedim ki onlar için Rabbime: ” Yüce Mevlam bana dua ısmarlayan kardeşlerimi iki cihanda da mesrur eyle. Dünyevî ve uhrevî her türlü saadetler nasip eyle. İşlerini âsan eyle. Buralara gelmek isteyip de gelemeyenlere gelmeyi, gelip de bir daha görmek isteyenlere tekrarını nasip eyle.”
Öyle muhteşem bir duygu ki Kabe’yi çıplak gözle müşahede etmek; kelimeler kafi gelmez anlatmaya. Bunu ancak buralara gelip onu görenler anlayabilir. Ben onu ilk gördüğümde daha önce hiç görmediğim ikizim karşımda duruyormuş gibi hissettim. Sevinçten ağladım, ağladıkça açıldım, açıldıkça tekrar ağladım. Biliyorum biraz karışık ifade ettim ama öyle işte, yaşadığım duygular aynen o karışıklıkta. “Gönül Kabe”mden dökülen dualarım ile kalbimi, siyah örtüsüyle bütün ihtişamıyla karşımda duran Kabe ile kucaklaştırmanın şükrünü yaşıyordum. Kucaklaştıkça alevlenen sevdama gökyüzü şahitti; sanki sevgililerin buluşmasını izler gibi. Hüzün – sürûr bir arada, zaman hücreleri iç içe geçmiş… Geçmişin ve geleceğin “hal” de “hâzır” bir şekilde el ele yürüdüğü bir mekandı burası.
Tekrar asr-ı saadete ulaşmak mümkün değilse de o gurbette bir garip yolcuyuz hepimiz; vuslatı bekleyen. Ve bu yolculuk hiç bitmeyecek. Açtık semaya ellerimizi, duadayız. Ubudiyet adımları ile aheste aheste yürüyoruz menzil-i maksûdumuza. Kelamımız dua, kalemimiz dua, susmak ubudiyet, bakışımız tefekkür, nazarımız ibret…
Ahhh kalbim!.. Ahhh Kabe’m!.. Birbirini tamamlayan ikiz kardeşler. Nihayet buluştunuz, kavuştunuz nihayet. Kabe’m sabit, kalbim değişken. Pervaneler gibi dönüyor Kabe’min etrafında. Bundan böyle ayrılık yok onlar için. Ayrılsalar bile özlem ile tutarlar ellerini. Birbirlerine olan hasretleri hiç tükenmez.
Bir haftadır kalp kelebeklerim Kabe’nin nuru etrafında pervane olmuş, kainat adına dönüp duruyordu. Benimle birlikte bütün kainat Kabe’nin etrafında tavaf birleştiriciliği ve bütünleştiriciliğinde harman olmuştu. O kadar farklılığın aynı şey etrafında toplanarak yaptıkları her bir şavt yediye ulaşınca bir tavaf oluyordu. Bu bir mucizeydi ve ben bu mucizeye şahitlik ediyordum.
Benliğimi yok eden tavaf cezbesi ile önce kendimi sonra da kendimde bulunan her şeyimi, tüm paramın ve telefonumun bulunduğu çantamı bir anda nasıl olduğunu anlamadan kaybetmiştim. O an yaşadığım çaresizliği sizlere anlatamam. Kendimi yok olmak isteyecek kadar yalnız ve çaresiz hissediyordum. Yaşadığım “mahşeri kalabalıkta yalnızlığın ilahicesi” idi. Hz. Hacer annemiz olmuştum sanki, öyle hissettim. Allah’a sığınarak o karanlık anları aşmak istedim tıpkı O’nun gibi. O an Kur’an’î bir bakış açısıyla hikmet-i ilahiyeyi derc etmek her ne kadar çok zor olsa da; “panik yok, her şey O’nun kontrolü altında. Sen imtihandasın. Seninle birlikte etrafındaki herkes de. Güzelce yap vazifeni ama vazife-i ilahiyeye karışma. Her şey O’dan ya, o yüzden olan şey ya bizzat veya neticesi itibarıyla güzeldir. Gör bak Mevla neyleyecek, neylerse güzel eyleyecek.” diyerek teselli ettim kendi kendimi. Bunu yaparken “kader böyleymiş “diyerek bir köşeye çekilmek de istemedim. Boyun eğdim takdir-i ilahiye. O’na güvendim sadece; “yitiğimi buldur” diye dualar ettim Yüce Mevla’ya.
O gün akşam grup olarak son umremizi yapacaktık ama benim hiç gücüm kalmamıştı; hem bedenî hem de ruhsal olarak. Sonra kendi kendime dedim ki: “Hz. Hacer de çölde en bulunmayacak şeyi arıyordu, suyu. Hem de sadece kendisi için değil, evladı İsmail’i için. O pes etti mi, küstü mü o? Görkemli bir yalnızlıkta aradığı su idi, Allah O’na zemzemi verdi. Senin yaşadığın ne ki, O’nun yaşadıklarının yanında! Hadi kalk “La havle ve la kuvvete illa billahi’l aliyyil azim” diyerek bir güç, kuvvet iste Yüce Mevla’dan. Sorumluluk al, çare ara, azmet tıpkı Hacer annemiz gibi.”
Umre tavafımızı yapıp say alanına gelince gözyaşlarımı tutamadım. Bir yandan gözümden yaşlar akıyor, bir yandan da “Ben bu sayi yapmadan bulunmayacak kaybettiklerim” diyordum. Çünkü say çaba, gayret göstermek demekti. Ve ben bu duyguyu elbette Hz. Hacer annemiz gibiyaşayamam ama kendimce yaşadım.
O gece kaygı, endişe, telaş… Hepsini hissettim. “Sabah ola, hayr’ola” duasını çok severim. Ve sabah oldu, hayr’oldu gerçekten. Kaybettiğim telefonumu aradığımızda açıldı; Pakistanlı olduğunu söyleyen bir amca, bize bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Urduca konuştuğu için hiçbir şey anlamıyorduk. Hemen bir tercüman ile iletişime geçip Kabe’de buluşmak üzere sözleştik. Taksi ile Kabe’ye geçişimizi ve o anda yaşadığım korkuyu hiç unutamıyorum. Nihayet o mucize, o ilahî sır gözümün önünde birden gerçek oluverdi. Nasıl ki kaybettiğimi anlayamadım, bulduğumu da aynı şekilde hiç anlayamadım. Allah’ın hikmetine akıl sır ermiyor dedirtti yaşadığım olay.
Karşımda “gariban” halli Pakistanlı bir dede ve torunu vardı. Gülerek, sevinçle uzattılar telefonumu. Olaydan 24 saat sonra. Hem telefonumu hem de buraya gelirken yanıma aldığım tüm parayı. Bu manzara gözyaşlarına boğdu beni. Nerede gariban bir insan görsem içim yanar hep. Gözyaşlarım akar oluk oluk, bir türlü durduramam. O an onlara; “bu para benim değil, sizin. Allah sizi benim karşıma bu parayı vermem için çıkardı.” dedim. Yani içimden böyle geçti, ama o an kendimden geçmiştim, çok ağlamaktan. Sadece “Allah sizden razı olsun.” diyebildim; daha önce hiçkimseye diyemediğim içtenlikle. O sahne bir ömür gözlerimin önünden gitmeyecek.
Eğer siz bana yitiğimi getirmeseydiniz;
– Mekke ‘de değişen bir şey yok; bundan 1400 yıl önce nasıl hırsızlık, yağmacılık haksızlık, başkasının malına göz dikme, güçlünün zayıfı ezmesi adet, gelenek ve göreneklerini yaşamışlarsa; yine aynı şekilde her şey eski tas, eski hamam diye düşünecek ve inancımı kaybedecek, çok büyük bir yıkım yaşayacaktım.
“Evler yıkılır, köyler olur Hakk ile yeksan
Viran yeri birkaç yıla varmaz onarırlar
Yalnız şu gönül mülkü harap olmaya görsün
Tamire yetişmez onu dünyada asırlar.”
Diyen Faruk Nafiz Çamlıbel gibi asırlar geçse de harap olan gönül mülkümü tamir edemeyecektim bir ömür.
Eğer siz bana yitiğimi getirmeseydiniz;
– Adaletin kelimelerde kaldığını, vicdanın sessizliğe terk edildiğini düşünecektim.
– Sadece güçlü olanın haklı, haklı olanın yalnız kaldığını düşünecektim.
– Dini zenginlik aracı olarak kullanıp da Kabe’yi istismar edenlerin servet yığma hayallerinin bir gün gerçek olacağını düşünmek bile moral bozucu bir durumdu. Kravatlı zenginlerin yerine sakallı ve gümüş yüzüklü zenginlerin geldiğini görünce çok üzülecektim.
O yüzden iyi ki geldiniz ve yitiğimi teslim ettiniz bana Pakistanlı adını sanını bilmediğim kardeşlerim. Çantamı bulduğumun akşamında yine say alanında umre “say” imizi yaparken şükür namazı kıldık ve dua ediyorduk. Yanımda hiç tanımadığım bir teyze ve amca vardı. Duayı bitirince bana bir şeyler söyledi; ne söylediğini anlamadım ama çok güzel şeyler söyledi, hissediyordum. En son nereli olduğunu sorduğumda “Pakistan” deyince teyzenin omuzuna yaslanıp ağladım öylece. Eşi olan amca da kızıymışım gibi teselli etmeye çalıştı beni. Hep ifade edilen Pakistan-Türkiye kardeşliğini iliklerime kadar hissettim.
Bu hadise üzerine gönlüme öyle geldi ki, burası; -batınımızla, zahirimizle- hayatın basit keşmekeşinde yitirdiğimiz her şeyi, kalbimizi, varlık gayemizi, hakikatimizi yeniden bulacağımız bir yer.
Aklımın idrak ve ihata edemediği bu durumu dilim nasıl anlatsın ki! Kalem nasıl kelama döksün. Dilimde sadece iki kelime; sonsuza dek dilim onu söyleyecek:
Allahü Ekber…
Allahü Ekber…
Allahü Ekber…

Bir yanıt yazın