Karpuz Çatlatmak

/ Nurcan Kocaman /


Kahve almak için makineye doğru yürüdü. Haziran ayının başlarıydı ve havalar bu yıl erkenden ısınmaya başlamıştı. Ofisteki klima dün arızalandığı için içerisi sauna gibi olmuştu.

Bu sene, yıllık izne çıkamayacaktı; borcu vardı, yeni araba almıştı çünkü… Bu dört duvar içinde bir yaz mevsimi geçireceğini düşünmek onun içini sıkıyordu. Şimdiden alnından boncuk boncuk terler akmaya başlamıştı. Fotokopi makinesinin solundan mutfağa girdi. Dolaptan kendi kupa bardağını aldı. Üzerinde Finansal Planlama ve Analiz Uzmanı yazıyordu kendi adının tam üstünde. Bu bardağı terfi ettiği zaman eşi hediye etmişti. Ne havalı gelmişti bu ünvan. Artık eşi dostu başka gözle bakar olmuştu. Bardağı kahve makinesine yerleştirecekken bir anda vazgeçti. Bu boğucu havada sıcak kahve yerine soğuk kahvenin daha iyi geleceğini düşündü. O sırada muhasebeden Ahmet, kocaman bir gülümsemeyle mutfağa girdi.

“Günaydın abi, nasılsın?”

“İyiyim Ahmet, sen?”

“Çok iyiyim, yarın yıllık izne çıkıyorum. Memlekete gideceğiz, torunlarını özlemiş bizimkiler. Herhalde yirmi gün kalırız. Geçen babaannesiyle konuşurlarken duymuş. Zopur yağıyormuş tam o sırada yaylaya. Geldi, bana soruyor, zopur ne baba, diye! Kerata şeker yağmuru gibi bir şey hayal etmiş. Mahsus anlatmadım, merak etsin, yaylaya gidince nasıl olsa yağar. Yaşayarak öğrensin, dedim. Ne güzel şey şu çocukluk! Zopurun sesiyle takada kaygısızca uyumanın keyfini bizim çocuklar da bu sene ilk defa tadacak. Yarın yola çıkıyoruz inşallah. ”

“İyi yapmışsın, bugün son günün demek ha! Şimdiden iyi tatiller sana.”

“Sağ olasın abi!”

Ahmet buzdolabından çıkardığı karpuzlu maden suyunun kapağını açtı, ortama suni bir karpuz kokusu yayıldı. O sırada adam bardağındaki kahveye buz ekliyordu. Koyduğu buzlar çatırdamaya başladı… Çat, çıt, çut… Ofisteki temizlik elemanı da kirli bardakları yıkamak için çeşmeyi açtı, suyun şırıltısı da bu senfoniye eklendi…

İşte tam o anda adamın hayalinde kendi çocukluğundan bir kare canlandı. Bu koku, bu şırıltı, bu çatırtı… Babası canlandı gözünde. Güneşin parlaklığından babasının yüzünü net göremiyordu… Tam da bugünkü gibi aşırı sıcak bir hava… Muzipçe gülümseyen babası… Nasırlı eline bir çakı bıçağı almış, kocaman bir karpuzu kazıyor… “Adımızı yazalım da karışmasın.” diyor. Sonra bir iki vuruyor karpuza: “Bak oğlum.” diyor. “Bu sesi duyarsan, bil ki o karpuz tadından yenmez!” Sesi olduğu gibi hatırlıyor adam: “Tık tık! Dikkat et ha! Tok tok değil! Tık tık”, diye ekliyor babası. Sonra karpuzun kabuğuna bıçakla, beceriksizce yazılmış ismi gösteriyor: Macit. “Haydi, şimdi gidip dereye bırakalım.” Baba oğul, buz gibi sularıyla gür akan dereye gidiyorlar. Oradaki diğer karpuzların yanına koyuyorlar kocaman karpuzu. Birkaç taşla destekliyorlar sağını solunu. “Dere alıp götürüvermesin”, diyor babası. Tüm karpuzların üzerinde bıçakla kazınmış isimleri görüyor… Buz gibi suda sağa sola sallanan karpuzlardan birkaçı çatlıyor ufak ufak: Çat, çıt, çut… “Haydi, ben şimdi mangalın başına, sen de semaver için biraz kozalak topla… Dikkat et, çiğdemleri ezme, karınca yuvalarına basma e mi?” diyor babası ve gidiyor…

Ahmet: “Duydun mu ağabey! Tamirci geldi, klimayı tamir ediyorlar. İnşallah çabuk biter işleri. Bunaldık valla!”

Hayal dünyasından ayrılan adam: “Ha öyle mi? İyi iyi…”

“Ne kadar gerçekçi bir anıydı böyle”, diye geçirdi içinden. Başını eğip buzlu kahvesine baktı… Buzlar çoktan erimişti. Odasına yöneldi. Masasının başına döndü. Tam solundaki camın önünde, mermerde duran barış çiçeğine ilişti gözleri… Terfi ettiğinde iş arkadaşları hediye etmişti yeni odasına koyması için. Yakından baktı. Çiçeğin tüm yaprakları sarkmış… Uçları kahverengileşmişti. “Ah ah! Bu çiçek anamın sundurmasında olsaydı, ölür müydü?” dedi içinden. “Ben de böyle bu ofiste dura dura…” Bir anda duvarlar üstüne üstüne gelmeye başladı. Biraz camdan bakmak istedi… Yirmi ikinci katın penceresinden görünen tek manzara, beton yığınıydı… Yine içi daraldı. “Ne için?” dedi kendi kendine… “Daha lüks bir arabaya binmek için mi? Kaç yıl oldu ben memlekete gitmeyeli?” Anasını ve babasını elim bir kazada yitireli gitmemişti memlekete… Elini öpecek kim kaldı ki, diye… Bu sefer de çocukları geldi aklına… Onlara karpuz seçmenin inceliğini öğretmiş miydi? Buz gibi dereye ayaklarını sokturmuş muydu hiç? Onlar hiç yaşamadı bu güzellikleri… Sarı çiğdemlere basmadan kozalak toplamadılar hiç. Karınca yuvalarını bile yakından görmediler… Evet, kendi gurbeti ancak ahirette bitecekti… Anacığına, babacığına anca ahirette kavuşacaktı belki ama ya kendi çocukları? Düşündü: “Onlarla bir aradayken bile gurbette gibiyiz… Onlar okulda, kurslarda… Ben ofiste… Anaları işte… Ben babamın anılarıyla gideriyorum hasretimi azıcık da olsa… Onların beni hatırlayacakları anıları var mı benimle? Gerçekten gurbette olmak bu değil de ne?”

Hemen telefonuna uzandı. Eşini aradı: “İş yerinden izin al hayatım, gidiyoruz!”

Eşi telefonda şaşkın: “Nereye?”

Adam cevap verdi: “Çocuklarımızla derede karpuz çatlatmaya!”


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı ↑