/ Semranur Paçacı /
Kalabalığın içindeyim.
Metro rayların üzerinde metal bir kalp gibi atarak ilerliyor. Her sarsıntıda bedenler birbirine çarpıyor; omuzlar değiyor, dirsekler sürtünüyor, bir yabancının nefesi boynuma kadar ulaşıyor. Parfüm, ter, demir ve acele kokusu birbirine karışmış. Bu kadar yakınız birbirimize.
Ama yakınlık, ait olmak değildir.
Tavan tutamaklarına asılı eller görüyorum. Kimi nasırlı, kimi ince ve titrek, kimi oje izleriyle yarım kalmış.
Hepsi bir yere yetişme telaşında. Gözler ekranlarda kayıyor; başkalarının hayatlarına dokunurken kendi hayatlarının içinden geçiyorlar. Kulaklıklardan sızan müzikler, yarım bırakılmış cümleler, cevap bekleyen mesajlar…
Herkes bir yerlere gidiyor.
Ama kimse kimseye varmıyor.
Her durakta kapılar açılıyor. İçeri bir hayat giriyor, bir hayat çıkıyor. Aynı vagonda dakikalarca yan yana durduğun biri, bir sonraki an yok. Sanki hiç var olmamış gibi siliniyor kalabalığın içinden.
Ve ben, bu hareketin tam ortasında, içimde sabit bir boşlukla duruyorum.
Gözlerim yüzler görüyor. Yorgunlukla ağırlaşmış göz kapakları, biriktirilmiş öfkenin sertleştirdiği çeneler, suskunluğa alışmış dudaklar… Her yüz bir hikâye taşıyor ama hiçbir hikâye bana değmiyor. Bakışlar çarpışıyor, dağılıyor. Kimse kimsenin gözünde kalmıyor.
İşte o an anlıyorum: Etrafında insan olması, yalnız olmadığın anlamına gelmiyor.
İnsan yalnızlıktan korkarak büyür. Küçükken karanlık odalardan ürkersin; bir ses, bir nefes, bir ışık olsun istersin yanında. “Yalnız değilim” diyebilmek için bir varlığa ihtiyaç duyarsın.
Sonra büyürsün.
Kalabalıklara karışırsın. Güvenirsin. İnanırsın. Kendi kalbin kadar temiz sanırsın dünyayı. Her gülüşü samimi, her sözü kalıcı, her dostluğu sonsuz kabul edersin bir süre.
Hayat yavaş yavaş öğretir.
Her yüzün bir yüz daha taşıdığını.
Her sözün bir gölgesi olduğunu.
Her yakınlığın bir mesafeye dönüşebileceğini.
Ve o zaman yalnızlıktan korkan yanın susmaya başlar.
Yerine başka bir korku yerleşir: İnsanların içinde kaybolma korkusu.
Kalabalığın ortasında anlaşılmamak, dört duvar arasında tek başına kalmaktan daha ağırdır. Yanında onlarca beden varken kimsenin seni gerçekten görmemesi… İşte o, insanın içine çöken en derin sessizliktir.
Metro yine duruyor. Kapılar açılıyor. Soğuk hava içeri süzülüyor. Bir kadın iniyor; gözlerinde tutulmuş bir yağmur. Bir adam biniyor; yüzünde taşlaşmış bir öfke. Herkes kendi yükünü taşıyor. Ama kimse kimsenin ağırlığını bilmiyor.
Ve bir noktada fark ediyorsun: İnsanlarla uğraşmak, onların değişen ruh hâlleriyle, beklentileriyle, kırgınlıklarıyla, eksiklikleriyle baş etmeye çalışmak; yalnızlıkla baş etmekten daha yorucu.
Yalnızlık en azından dürüst.
Ne ise о.
Rol yapmıyor.
Gitmiyor.
Yüzünü değiştirmiyor.
İnsanlardan korkmaya başladığın yerde yalnızlık tehdit olmaktan çıkar. Önce bir sığınak olur. Sonra bir alışkanlık. En sonunda bir tercih.
Ve bir gün, içinden sessizce şu cümle geçer: Yalnızım ve böyle daha iyiyim. Ama eksik değilim.
Metro tünele giriyor. Cam kararıyor. Camda yansımam beliriyor. Arkada bulanık yüzler, hareket eden gölgeler… Ama en net olan benim.
Belki de kalabalık bunun için var: Seni kendine yaklaştırmak için… Hayatın pembe bir düş olmadığını göstermek için… İnsanların düşündüğün kadar masum, düşündüğün kadar kalıcı olmadığını anlatmak için.
Kalabalığın içinde yalnız olduğunu fark ettiğin gün, aslında ilk kez kendinle kalabildiğin gündür.
İnsan yalnız kalmaktan korkmayı bıraktığında değil, insanların içinde kaybolmamayı öğrendiğinde büyür.
Metro bir sonraki durağa yaklaşırken anons yankılanıyor. Kapılar birazdan açılacak. Kalabalık dağılacak, yüzler birbirinden kopacak, ayak sesleri merdivenlerde kaybolacak. Herkes kendi yönüne savrulacak.
Herkes inecek bir yerde.
Ama herkes kendine varamayacak.
Belki hayat da böyledir. Aynı vagonda yol alırız, omuz omuza dururuz, birbirimizin nefesini hissederiz; ama bu sonsuz yolculuğun her durağında yanında olmayabilir. Yolculukta bazı duraklarda insanlar iner, bazılarında biner. Kimsenin durağı kimseye benzemez. Kimse kimsenin içindeki tünele girmez.
Ve insan şunu anladığında büyür: Kalabalık seni tamamlamaz.
Sadece seni sana gösterir.
Kendi sesini, kendi boşluğunu, kendi gücünü…
Kapılar açılır.
Kimisi iner kimisi biner.
Ben artık biliyorum:
Yalnızlık bir eksiklik değil.
Yanlış kalabalıklar asıl eksiklik.
Ve insan, yalnızlığı seçebildiği gün değil…
Yalnız kalabilmeyi göze alabildiği gün büyür.
Tekrar ediyorum…
Metro duracak, kapılar açılacak ve kalabalık dağılacak. Herkes bir yere varacak ama herkes kendine varamayacak. İşte o an anlıyorum: İnsan, yanında kaç kişi olduğuyla değil, kendi içinde ne kadar kaybolduğuyla yalnızdır. Ve insan, yalnız kalabilmeyi değil, kalabalığın içinde kaybolmamayı öğrendiğinde gerçekten büyür.

Çok güzel olmuş canım