/Zühre Dergi/
Zühre Dergisi: Siz Bulgaristan’da doğdunuz, sanat hayatınıza orada başladınız ve sonra Türkiye’ye geldiniz. Müzik hayatınız nasıl başladı?
Yıldız İbrahimova: Ailemizde müzik daha ben doğmadan vardı. Annem 1920’lerde başlıyor. Babamın da çok güzel ve mikrofonik sesi vardı. Sofya Radyosu’nda müzik ve çeşitli programlar yapıyordu. Müziğe ilgimi, ses rengimi hem babamdan hem annemden almışım. Beş, beş buçuk yaşlarımda bana akustik duvar piyanosu almışlardı. Müziğe o piyano ile başladım. Aile dostlarımız, müzikten anlayanlar demişler ki; “bu çocuğun sesi var, kulağı var; o bir müzisyen olabilir.” Böylece yolculuğum devam etti. Eğitimimi de müzik alanında yaptım. Ben, Bulgaristan Devlet Müzik Akademisi’ni birincilikle bitiren tek Türk’üm.
Annem çok şarkı söylerdi. Ben de çok mutlu oluyordum, motive oluyordum. Hala satışta olan kaydı bile var: Annemden Rumeli Türküleri. Hatta bu şarkılardan bir tanesine özel arajman yaptık. İlk kıtayı annem söylüyor, ikinci kıtayı ben söylüyorum. Üçüncü kıtayı kızım Suna söylüyor. Üç nesil birlikte söylüyoruz. Ve bu kayıt hala insanlardan büyük ilgi görüyor.
Zühre: Sanat evrenseldir. Siz de bu evrensel dili kullanan bir caz sanatçısısınız. Ama doğduğunuz ülke Bulgaristan’da 80’lerde evrensellik bir yana, hiçbir farklılığa tahammül edemeyen bir rejim, Türklere mezalim uygulandı. Siz de bundan nasibinizi aldınız. Bize o yılları anlatır mısınız?
Yıldız İbrahimova: Bu konuyu konuşmak çok zor. Anlatmak bile acı veriyor. Çünkü yaşananlar tam bir soykırımdı. Bütün Bulgaristan Türklerine, Sadece yaşayanlara değil, ölülere bile zulmettiler. Düşünün, vefat etmiş olan babamın mezar taşındaki ismini bile değiştirip Bulgar ismi veriyorlar. Başka hiçbir ülkede böyle bir şey duymadım, görmedim.
Bana da adımı değiştirerek Susanna Erova ismini dayattılar. Zulme ve asimilasyona karşı çıktığım için, sanatımı engellemek istediler. Tüm dünyanın tanıdığı bir sanatçıya bunları yapanların, sıradan halka neler yaptığını tahmin edin artık. İnsanlar öldürüldü, kamplar kuruldu, sistematik işkenceler yapıldı.
Ben zulme rağmen sanat hayatımı sürdürdüm ve her fırsatta soykırımı insanlığa anlatmaya çalıştım. Bulgar halkını suçlamadım. Çünkü, halkların birbiriyle sorunu olmaz. Zulmü yapan baskıcı rejimdi, o da 1990’da yıkıldı.
Ben de 90’lı yılların başında Ali Dinçer Bey’le evlenerek Türkiye’ye yerleştim.
Zühre: Sahne hayatınızda yaşadığınız bir çok anılarınız vardır. Size ilginç gelen hatıralarınızdan paylaşır mısınız?
Yıldız İbrahimova: Bir, iki, beş değil, o kadar çok anı var ki. Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’dan kuzey ülkelerine, dünyanın her yerinde konser verdim. Gittiğim her ülkede büyük ilgi gördüm. Bir çok farklı dil öğrendim. Fransızca, İtalyanca, Rusça şarkılar okudum.
Fransızlarla çok çalıştım mesela. Benim bir konserimi dinlemişler. Bulgaristan’dan Fransa’ya davet ettiler. (Burada söyleşiye ara vererek ayrı ayrı her dilden şarkılar okuyor.)
ODTÜ başta olmak üzere, özellikle büyükşehirlerde ders vermediğim yer kalmadı. Hala öğrencilerim var. Bu öğrencilerimle davetler alıyoruz, zaman zaman konserler vermeye devam ediyoruz.
Ben dört oktav sese sahibim. Sesim, erkek sesine en benzeyen kadın sesi. Mesela bir ülkeye veya şehre konsere çağırıyorlar. Yola çıkacağız, telefon açıyorlar, cevap veriyorum, ama sesimden erkek sanıyorlar. Bunu defalarca yaşadım. Kimisi, “biz Yıldız Hanım’ı aramıştık” diyor. Kimisi tepki vermiyor ama konuşmanın sonunda “Ben erkek değilim” diyorum. Şaşırıyorlar. (Gülüyor ve birkaç tonda erkek sesi çıkarıyor.)
Öğrencilerime de hep; “Ben şu iki ses tellerimle bütün dünyayı dolaşıyorum.” diyorum.
Zühre: Siz rahmetli siyaseteçi Ali Dinçer’in eşisiniz. Türkiye’deki ilk yıllarınızda “Ali Dinçer”in eşi olarak anılırken konserlerinizden sonra merhum Ali Bey,“Yıldız İbrahimova’nın eşi” olarak anılmaya başlandı. Buradan yola çıkarak“Sanat siyasetten daha güçlüdür” diyebilir miyiz? Yılmaz Güney’in de bir sözü var biliyorsunuz; “Sazın teline vurulan bir mızrap, atom bombasından daha güçlüdür” diyor.
Yıldız İbrahimova: Sanat insanlar arasında bir iletişim, ortak ve evrensel bir dildir. Hiç de farketmiyor hangi dildeymiş, hangi anlayıştaymış. Biz ortak dilde konuşuyoruz. Müziğimiz ortak ve birleştiricidir. Siyasetin doğasında ise maalesef ayrıştırma vardır.
Beni Bulgaristan’da da Türkiye’de de siyasete davet edenler, politikaya girmemi isteyenler oldu; ama ben hiçbirini kabul etmedim. Benim 4-5 yaşından beri yürüdüğüm bir yolum var: Ben insanlığın ortak dili olan sanatla, müzikle konuşmayı, bu yolda yürümeyi seçtim.
Biz müzisyenler, değişik ülkelerden biraraya geldiğimiz zaman, biz gerçekten bir oluyoruz.
Hatta müzik ve sanat o kadar evrenseldir ki, sadece insanları değil, bütün varlıkları kapsar. Mesela ben konserim için prova yapıyorum piyano başında; bir bakıyorum biryerlerden benzer sesler geliyor. Bakıyorum kimse yok. (Bu sırada kucağına gelen köpeği Mafi’yi severek devam ediyor) Bir de baktım ki yandaki odada bu yavru kendi kendine tıpkı benim seslerimi taklit edip sesler çıkarıyor. Biz onunla birlikte şarkı söylüyoruz yani.
Zühüre: Zühre Dergisine ve okurlarına son bir mesajınız var mı?
Yıldız İbrahimova: Ben çok söyleşiler yaptım. Ama sizinle ayrı keyif aldım. Çok özel bir duruş sergilediniz. Müzisyen değilsiniz, ama o müziğin içinde oluyorsunuz, oradan konuşuyorsunuz. Her gazeteci öyle değildir.
Edebiyat, müzikle de iç içedir. Bizim seslendirdiğimiz eserler de aynı zamanda birer edebî eserlerdir. Ayrıca edebiyatın kendi içinde de kendi musıkîsi vardır. Hisli insanlar, zaten müzikle de iç içedir. Hayatta her şeyin bir ritmi, müziği vardır.
(Sohbetin bu anında, Zeynep Kar Hanım, Kur’an okuyor. Yıldız İbrahimova, ilgi ve dikkatle dinledikten sonra; “Çok güzel ve etkileyici, anlamını da bilsek daha güzel olur” diyor.)

Bir yanıt yazın