/ Zeynep Kar /
Sözünü sadece hayrı konuşmaktan yana kullanarak, sevgiden, bilgiden, doğruluk ve iyilikten ışık alan, hissiyatları hiss-i has, hoş sohbet bir hocam vardı. Bir yandan gönülleri rahmet suyuyla yıkar, diğer yandan da eserlerinden ‘Müessir’e ulaşmanın ikliminde, gönülden gönüle bir köprü kurardık kendisiyle.
Her insan gibi o da kendisine âlemde bir yer edinme, bir yurt bulma çabasını bir ömür devam ettirmiş; sıla özlemiyle dünya gurbetinde sevgi, şefkat ve merhametin izini sürüp durmuştu hep. Çünkü kendi anlatımıyla onun imtihanı daha anne karnındayken başlamış, annesi onu istemediğini henüz bir “nutfe” iken hissettirmişti kendisine. Doğduktan sonra annesinin işine yarayacağı 3-4 yaşlarına geldiğinde, annesine kendisini kabul ettirmek için eline süpürge alıp evi süpürdüğünü, toz aldığını, annesinin de bu durumdan memnuniyet duyduğunu anlatırdı. Hocamız daha çocuk yaşlarında sevgiyi, “fazla vererek” öğrenmek zorunda kalmıştı.
Görülmek, anlaşılmak, duygusal olarak karşılık bulmak mümkün olmayınca, yaşamının her safhasında da herkesin yükünü taşıyan, herkesi iyileştirmeye çalışan, kırılınca bile karşı tarafı anlamaya devam eden kişi hep o olmuştu. Kendi ihtiyaçlarını gözardı edip değerini başkaları için yaptıkları üzerinden hissetmeye çalışmış, sürekli güçlü bir insan olmak zorunda kalmıştı. Bu haliyle susan değil de susmaya mahkum edilen bir kadına dönüşmüştü. Kimse onun için orada değildi ama o herkes için her daim orada olan kişiydi artık. Onun için en zoru da, hayatı boyunca herkes için yaptığı şeyi birisinin de çıkıp bir gün onun için yapmasını beklemekti.
Ah bu bekleyiş yok mu!
Hocamızın bekleyişi ahir ömründe de süredursun; hayattan ne beklediğini soranlara “Beklemek üzerine felsefe kitabıydık. Her şeyi bekliyorduk. Kalbin kırığından anlatmaya sıra bile gelmiyordu.” diyen, evlerin içinde, mutfaklarda, rutubetli köşelerde bekleyen kadınların ruh halini yansıtan şiirleriyle melankolik duyguların kraliçesi Didem Madak’a ve onun o kısacık ama dolu dolu geçen hayatına göz atmaya ne dersiniz?
Sevgili Didem;
Yaşadığın hadiseler neticesinde acını sağaltmak ve çözüm aramak için şiirlere sığınışını; dünyaya karşı yabancılık, ruhsal gurbet ve yalnızlık hissini manevi bir uyanışla birleştiren şiirlerindeki huzur arayışını; kadınlığın getirdiği hislerini ve tüm bunlara dair sözcüklerini bazen empatik bazen de sempatik duygularla okudum.
“Durup dururken bağıran şiirler”in ile olaylara tepkisiz kalamayışını, kızmanı, huysuzlanışını görüyor olabiliriz ilk bakışta; ama sen hiçbir zaman kavga çıkaran bir kadın olmadın. Hep tatlı tatlı konuşan bir kadınsın sen Didem. Bu konuşmanın altında kimi zaman alaycı, çoğu zaman da kırgın duran sen; bu kırgınlığıyla barışık olan yine sen. Ne zaman yazmaktan kaçsa, banyoyu kireç çözücüye bulayan yine sen.
Çocuk yaşlarında yaşadığın o hazin kalakalmışlık, annen Füsun’u kaybedişinin ve büyüyememişliğin verdiği o masumluk, şiirlerine öyle yansımış ki, haşarılığın altında bilinçli bir kaçış olduğunu görüyorum. “Bazen kendimi korumak için sevimli bir kirpi gibi davranıyorum ama dikenlerim en çok bana batıyor.” diyorsun ya, bu sözünle ağlatıyorsun beni Didem.
Bazılarına göre döndükçe genişliyor, büyüyor olabilir dünya; ama sana göre büyüdükçe çirkinleşiyor, daralıyor, daraltıyor. Herkesin bir varoluş mücadelesi vardı, seninki de böyleydi. Bunca hengamenin ortasında büyümeye dair her şeyi rafa kaldıran, lambasını dünyanın en bi tavanına asmış, biraz kadın biraz çocuk bakışlarıyla etrafı seyreden muzip bir kız çocuğusun sen.
Karanlığa karşı, emekli öğretmenler gibi senin etrafındaki insanlar. Bütün renkleri mezun etmişler hayatlarından, sana da “artık büyü” diyorlar. Onlar ne bilsinler ki, senin için şiir yazmanın gözleri çok kara ve büyük olan müstahdemin oğlundan özür dilemek olduğunu. Hani zengin ve şımarık çocukların olduğu o sınıfta, soğuk bir kış günü, sırf muziplik olsun diye arkadaşlarınla birlik olup mataralarınızdaki suyu o çocuğun başından aşağı boşaltmıştınız ya… Ve sen onunla göz göze gelmiştin. Onun o kara gözlerinde gördüğün o derin acıydı şiir yazmak senin için. Sen, şiirlerin ile o kocaman ve kara acıdan bir çeşit özür dileyen hassas yüreğin ile çocuk ruhunu ve çocukluğunu hiç unutamamıştın.
Bu hassasiyetin ile de bana o kadar çok benziyorsun ki; buna benzer bir hadiseyi ben de yaşamıştım ilkokulda. Yerli malı haftasydı. Hepimiz sıramızın üzerine annelerimizin hazırladığı kek, poğaça, kısır gibi yiyecekleri koymuştuk. Aradan geçen onca zamana rağmen adını da soyadını da bir türlü unutamıyorum; sen İsmail, salçalı ekmek çıkarmıştın masaya. İmkanınız yoktu ki, anneciğin başka bir şey hazırlayamamıştı. Ben o çocuk aklımla senin o salçalı ekmek ile yerli malı kutlamasına katılmana, burnundan akan baloncuklu akıntıyı koluna süren o pasaklı haline ve öğretmenimizin senin bu haline kızıp seni azarlamasına çok içerlemiştim. Beş para etmez şu paranın yok oluşuna, yoksulluğuna, garip oluşuna çokça da garib duruşuna, yalnız oluşuna çok üzülmüştüm. Aslında tüm bunların yanında sen matematik zekası çok yüksek, başarılı bir öğrenciydin. Okuldan sonra hiç haber alamadım senden ama Rabbim zorluklarını kolaylaştırmış, seni feraha çıkarmıştır diye düşünerek yatıştırıyorum içindeki çocuğu. Ama keşke öğretmenimiz müdahil olsaydı da böyle bir sahne hafızamda kalmasaydı.
Ah İsmail! Sevgili Didem nasıl şiirlerinde bir ömür o kara gözlü müstahdemin oğlundan özür diliyorsa ben de senin nezdinde, dünya gurbetinde kurbiyyeti yaşayan, haksızlığa uğramış tüm mazlumlardan, zamanın garibi olanlardan özür diliyorum şiirlerim, yazılarım, özüm ve sözüm ile.
Dünyayı gurbet, ahireti sıla belleyenden; derdini içine atıp kendisine deva eyleyenden; davası uğruna mücadele etmekten hiç vazgeçmeyenden; Hakk bildiği yolda hakikati söylerken yalnız kalandan; kan kusup da kızılcık şerbeti içtim diyenden: madde aleminden sıyrılmış, mana alemini seyre dalmış olandan; susmayı, ses etmemeyi emir telakki edip sessiz sessiz direniş sergileyenden; “nâr”ı nûr yapıp sırtına kefeni çekenden; kimsesizler mezarlığında yatan aslen diri, rûhen ölü olan mevtalardan… Hepsinden özür diliyorum ben de tıpkı Didem Madak gibi.
Canım Didem, sen acılarını coşkuya, sevgisizliğini aşka dönüştürerek dünyasına egemen olmayı edebiyat ile öğrenmiş nadir şahsiyetlerden birisin. Ben de kelimelerinin yetmediği yerde ruhumun sana fısıldamak istediklerini, bu mektup ile seninle paylaşmak, biraz senin biraz benim cümlelerimle seni de beni de sana anlatmak istedim. Bu uğraşımda Şükrü Erbaş’ın ifadesiyle “kimselere acı vermemek için kırk yerinden kırılan inceliğini”, naif ruhunu, kendi ruhuma çok yakın hissettim. Öyle bir gönülsün ki sen, yüreğin yağmurlarda ıslanırken bile kuşlara sığınak olma derdindesin. Bilmeni isterim ki sana dokunan her şey bana da dokundu.
Sadelik ve nezaketine, asıl duruşuna, çocuksu neşene, muzip tavırlarına ve bunu şiirlerinde ifade edişine hayran kaldım. Füsun’un kızı Didem’den Füsun’un annesi Didem’e uzanan kısacık yaşamında şiiri tehlikeyi güzelleştiren en güzel araç olarak görüşün, karmaşayı göğsünde yumuşatabilmen, sevdiklerini sinene sarman ile dağda, kırda, bayırda açan yaban gülleri gibisin; kimsenin bahçesine ait olmadan büyüyüp zerafetle çiçek açmayı sürdüren.
Tüm bunları, elimize senin şiir kitaplarını alıp çiçekli bir parkta oturarak seninle karşılıklı konuşmayı ne çok isterdim! Ama olsun, mukadderat böyleymiş. Zamanın bilinmeyen bir yerinde, bu ömürde değil belki ama ahirette bir kavuşma sakladım senle bana. Konuşacağız acılarını şiir ile süsleyişini, şiirlerini şiir yapan hatalarını, kusurlarını ve becerisizliklerini… Ve tabi ki annesizliğini ve anne oluşunu; annen Füsun ile kızın Füsun’u…
İyi ki bu dünyadan bir Didem Madak geçti ve biz iyi ki onu tanıdık. Seni seviyoruz Didem…

Bir yanıt yazın