Binberzah’taki Müşahit

/ Selahattin Serçe /


Mevt-i kalbim aşkın ile dirildi;
Rahman nefesinden rahmaniyet verildi. (S. Serçe)

“Şu tepeye çıkıp etrafı biraz seyredelim.”

Herhangi bir seyahatte güzel bir yere denk geldiğimizde, kendimiz veya yanımızdaki birisi mutlak böyle bir şey söyler. Ve çoğu kez çıkıp o tepeye, seyranı seyirle taçlandırırız. Çünkü güzellikleri temâşâ etmek, “derin fıtratımız”dır bizim.

Sayısız esma ve sıfatın tecellisinden oluşan varlık nehri, binbir güzelliğin ışıldayan yakamozlarıyla akıp giderken, temâşâ edilmeyi sever.

Çünkü Hakk Kenz-i Mahfiden bu murad ile zahir oldu; bilinmez bir sır iken, bilinmek diledi.

İnsan ise temâşâyı sever. Çünkü bilinmekliğe müşahitlikle müşerref kılındı.

***

İnsan, varlığı izleme, takdir etme, dahası fark etme ve anlama yeteneğine sahip eşsiz bir mucizedir. Aklı ve algısı, bir yandan makro evrende uzayın sonsuz derinliklerine doğru, diğer yandan da mikro evrende atom altının sonsuzluklarına doğru seyahat edebilmektedir. Yeryüzündeki bütün canlı cansız her maddi varlık hücre ve atomlardan oluşmaktadır. Ama insan dışında hiçbirisi, o atom hakkında ne bir bilgiye sahiptir ne de onu bilme merakına ve ihtiyacına. Hele de varlık bilincinden neşet eden “neden var” gibi bir soru, insan dışında hiçbir varlığın sorduğu soru değildir.

İki ucu sonsuz bir kainatın insan zihnine sığıyor oluşu bilim insanlarını hep şaşırtmıştır. Albert Einstein bu hayretini; “Evren hakkında en anlaşılmaz olan şey, onun anlaşılabilir olmasıdır” diyerek dile getirmiştir. Sadece fizîkî evreni bile tüm karmaşıklığıyla ve makrokozmik-mikrokozmik boyutlarıyla kavrayabiliyor oluşu hayrete düşürmeye yeterken, oysa insan bundan daha fazlasıdır.

Sonsuz kainatı bilebilmektedir; çünkü kendisi daha büyük bir sonsuzluktur. Yani, çokça zikredildiği gibi kainatın bir cüzü değil, belki kainat onun bir cüzü. Sadece içinde bulunduğumuz kozmik evrenin mikro ve makro boyutlarının berzahında durup her iki tarafı da görebilen bir zihin değil, onsekiz bin alemin tümünün berzahında bulunan bir müşahittir insan.

Yazının girişinde hani bir tepeye çıkmaktan sözetmiştik ya; ondan mülhem, fiziğiyle, fizik ötesiyle varlığa dair her şeyin kesiştiği bir kavşak, her şeyin görülüp seyir ve seyran edilebildiği berzâhî bir tepe düşünün. İşte insan o “Binberzah Tepesi”nde bulunan bir varlık.

Varlık ve yokluğun, zan ve hakikatin, madde ve mananın, his ve biyolojinin, akıl ve kalbin, iyilik ve kötülüğün, hayır ve şerrin, gösteren beyaz nur ve gizleyen siyah nurun berzahında…

Bir ayağı manada, bir ayağı maddede…

Bir ayağı zahirde, bir ayağı batında…

Bir ayağı yeryüzünde, bir ayağı arşta…

Bir ayağı fenada, bir ayağı bekâda…

Bir ayağı kesrette, bir ayağı alem-i misalde, alem-i melekutta, alem-i şuhutta, en nihayetinde derya-yı vahdettedir.

İnsanın bu hali, hakikati bilmesinin ve istidadındaki hakikatleri kuvveden fiile çıkarmasının zeminidir. Durduğu Binberzah tepesinden dış evrenden kendi iç evrenine kadar kesretten kinaye onsekiz bin olarak nitelenen sayısız alemleri müşâhade edebilmektedir. Hangi yöne baktığı ve hangisiyle ne ölçüde meşgul olduğu nispette tekamül etmekte, baktığı ve meşgul olduğu yönü kendi hakikati olarak vücuda getirmekte, var etmektedir.

Maddeye bakan kendisine maddeyle sınırlı bir hakikat inşa ederken, manaya bakan bir manaî hakikat inşa etmektedir varlığına. Salt biyolojiye bakan biyolojik bir sınıra hapsederken kendini, duygularıyla bakan hislerden örülü bir alemi indirir yeryüzüne.

Fenaya nazar eden faninin zevalinden elemlere düçar olurken, bekâya nazar eden bâkinin sonsuzluğunda itminan bulur.

İnsanın takâmülü ve seyr-i sülûku, varlığının hakiki koordinatı olan bu esrarî yerde gerçekleşmektedir. Cennet ve cehennem dahil, her şey burada inşa edilmektedir. Şeytanın da insanları kandırmak için elinde hiçbir teçhizatı yoktur. O, yalnızca insanın kendisinde bulunan vasıfları ve Binberzah’taki duruşunu, bakışımı kullanarak verir vesvesesini. Bu nedenle insanın oradaki duruşu, neyi seyreyleyip nasıl seyeran ettiğidir aslolan.

Kulunu oraya koyan Hâlîk, “Sırat-ı Müstakim” diyerek, en doğru duruşun ve en güzel yürüyüşün nasıl olacağını da göstermiştir. O duruşta elimizden tutacak beşerî ve hissî rehberi doğru seçmektir maharet. Beşer olarak “İnsan-ı Kamil”, his olarak “Aşk”tır rehber.

Peki neresidir bu Binberzah tepesi? O senin toprak bedenindir. Seni o tepenin üstüne çıkaracak olan ise adına “Aşk” denilen yolculuktur.

Gerçek müşahitliğin manası, aşk ile bakmaktır. Aşk ile bakana açılır duvak. Ve Cemal görünür. Ve Rahmandan rahmaniyet verilir. Her şey Hak görünmeye başlar. Zahiren şer ya da kötü görünene bile şefkatle bakmaya başlar, kötülük etmez, kırılmaz, küsmez gücenmez olursun.

Seni müşahitlikle müşerref eyleyen, müzeyyen de eyler.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı ↑