Aşk: Varoluşun Bahanesi

/ Ali Dolgunyürek – Pedagog ve Aile Danışmanı /


Aşk, evrenin kendi üzerine eğilip “Ben kimim?” diye sorduğu andır.

O soruya insanın kalbinden yankılanan cevap:

“Sensin.”

Aşk, bir kavram değil; bir haldir.

Zihnin çözemediği, ruhun sezdiği o ince sızı.

Ne aklın planında vardır, ne kalbin izahında.

Aşk — Allah’ın, insana kendi sonsuzluğunu tattırma halidir.

Aşk, varlığın kendi sınırlarını aşma çabasıdır.

Nietzsche der ki: “İnsan, aşılması gereken bir varlıktır.”

İşte aşk, o aşmanın en yakıcı aracıdır.

Çünkü sevdiğinde, benliğinin dar, sert kabuğu çatlar;

“ben” ve “sen” “biz” kaybolur,

Yerini tek bir varlık alır: BİR

Felsefede aşk, bilginin değil, bilinmezliğin kapısıdır.

Aşık, cevap aramaz; sorunun kendisine âşık olur.

Çünkü bilir:

Cevap, aşkta erir; geriye sadece varoluşun nabzı kalır.

Jung’a göre her aşk, kendi gölgemizle karşılaşmadır.

Sevdiğimizde, içimizdeki çocuk titrer —

bir zamanlar sevilmemiş, görülmemiş, susturulmuş çocuk.

Aşk o çocuğun gözyaşına “merhaba” demektir.

O yüzden aşk hem şifadır hem deliliktir.

Sevdiğimiz kişide kendi yaralarımızı sarmaya başlarız,

ve hem ona hem kendimize şifa oluruz.

Toplum aşkı kalıba sokar;

etiketler, normlar, roller giydirir.

Ama aşk, çıplak kalmak ister — hiçbir aidiyetin zincirini taşımaz.

İki insan birbirini gerçekten sevdiğinde,

bir sistem çöker, bir düzen sorgulanır.

Çünkü aşk, özgürlüğün en tehlikeli ve zirve biçimidir.

Toplumun korktuğu budur:

Bir insan başka birini gerçekten severse, artık emredilemez.

Erkek için aşk, kalbin kaburgadan çıkışıdır.

Kendine sakladığı duyguyu, kadında görür ve ürker.

Zırhını çıkarır, çünkü kalbini gizlemek artık anlamsızdır.

Aşk, erkeği kırar — ama o kırılma,

onun insan oluşunun ilk kanıtıdır.

Ağlamayı öğrenmeyen erkek, aşkı öğrenemez.

Kadın için aşk, Allah’a en yakın andır.

Sevdiğinde yaratır, korur, yakar, bağışlar.

Kadının aşkı, sezgiyle dokunur;

erkeğin korktuğu yere kalbiyle iner.

Kadın, sevdiğinde evren olur;

çünkü onun rahmi, hem hayatı hem acıyı taşır.

Kadın, aşkın taşıyıcısı değil —

aşkın kendisidir.

Aşkta “ben” ve “sen” birbirine akar.

Artık biri konuşmaz, diğeri dinlemez —

sadece “varlık” konuşur.

Mevlânâ der ki:

“Ben sen oldum, sen ben. Artık ne sensin ne ben.”

İşte o an, dil susar;

özne ile nesne arasında perde kalkar.

Kalan sadece bir titreşimdir:

Bir “Enel Haktır.”

Haz, anın ateşidir;

mutluluk, o ateşin külleri arasında yeşeren çiçek.

Aşk, bedeni yadsımaz; bedeni aşarak kutsar.

Çünkü beden, Allah’ın sığdığı tek gönüldür.

Tenin zevki, ruhun coşkusuna köprü olur.

Aşk, bu dünyadaki en kutsal huzurdur —

çünkü geçici olana ebediyet giydirir.

Aşk, insanın insanla tanışma biçimidir.

Birini severken kendini fark eder.

Birine dokunurken kendi yalnızlığını duyar.

Ve işte o yalnızlıkta, insan olur.

Çünkü aşk, bizi birbirimize değil —

kendimize götürür.

Aşk, Allah’ın insan kalbine bıraktığı en büyük sırdır.

İlahi aşk, hiçbir bedene, hiçbir söze sığmaz.

Orada artık “sen” yoktur, “ben” de yoktur —

sadece O vardır.

Ve aşkın son durağı budur:

Seven, sevilen, sevilme eylemi —

hepsi O’na döner.

Mevlânâ’nın dediği gibi:

“Aşk, Allah’ın gizli bir ismidir.

Kim gerçekten severse, o ismi zikrediyor demektir.”

Aşk, hem insanın en derin yarası, hem Allah’ın en büyük lütfudur.

Hem ateştir hem sudur.

Hem unuturur hem hatırlatır.

Ve belki de bütün felsefelerin, bütün psikolojilerin vardığı son cümle budur:

“Aşk, var olmanın en güzel bahanesidir.”


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı ↑