Zerreden Zerrata Zühre

/ Zeynep Kar /


İçindeki çığlıkların notaları yanan Zühre susmuştu. Bir yanı “gitsin” derken diğer yanı “giderse ölürsün” çaresizliğini haykırıyordu.

Öyle bir çaresizlikti ki bu; kalakalmışlığın ortasında yapayalnızdı Zühre. Demir kapı değildi ki karşısındaki, kırıp geçsin. Taş duvar değildi ki yıkıp aşsın. Suladığı her toprak çiçek verecek sanrısı geçince, bir gecede saçlarına aklar düşmüş, beş-on yaş yaşlanmıştı sanki. Kendisine iyi gelen şeyler bazen kısıtlanarak, bazen hevesini kırarak, bazen de eleştirilerle onu yaptığına pişman ederek yaşamından teker teker alınmış, sonra da “sen neden mutlu değilsin, ne yapsak da yüzün bir türlü gülmüyor” denilerek kalbi kırılmış, kemiklerinin içi sızlamış, cümlelerinin gözü dolmuştu Zühre’nin.

Hayatın “yaşamak boşluğu” na sıkıştığı hengamesinde ümitsizlik girdabına yelken açıp bir inayet, rahmet ve nusret beklediği o anda “Dünyaya gelmek hüner değildir. Yüksel ki, yerin bu yer değildir.” diyen Namık Kemal’in seslenişi ile dudaklarından şu sözcükler dökülüvermişti:

“YÜKSEL EY ÖLÜMLÜ YÜKSEL!”

Görünmek için değil, görebilmek için yüksel…

Görmenin özgürlüğünü göster herkese.

Küçücük kalbine kocaman kainatı sığdır da; seyeran halinde seyelan eyleyen hayatı “an”ında seyre dal “AŞK” ile.

İstanbul Fatihi Sultan Mehmet’i düşün. Hedefleri için harekete geçen; davası, gayesi için didinip çalışmaktan yorulmayan; potansiyelini ortaya çıkarmak için kendisine gayret kanatları takan Fatih’i… 28 kez kuşatmadan sonuç alamadığı halde, 29. kez kuşatan ve sonunda İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet ‘i…

Sonra sabahleyin kalktığında ibadetini artırmaya çalışan âbid ile zühdünü artırmaya çalışan zâhidi düşündü Zühre. Ne âbid, ne zâhid… Ebu’l Hasan Harakani Hazretleri gibi bir kulun gönlünü hoş etme derdine düşmek istedi. Başkalarından gördüğü kötülükler karşısında iyiliğin Allah katında makbul bir ibadet olduğunu düşünerek kötülükle mahsuplaşmaktan vazgeçti.

“Yeter ki insanın içinde iyilik olsun, onun erişemeyeceği hiçbir yücelik yoktur. İnsan gönlü kadar büyüktür.” diyen Yaşar Kemal gibi Zühre de büyük eylemek istedi gönlünü.

“Adın İyilik Olsun Senin” diyerek adını “İyilik” koydu.

Yanyana duran iyi ve kötüden iyi olanı beslemeye karar verdi ki; her gün bir şeyin bir gün her şeyin değişeceğine olan inancı tazelensin diye. Ona bunları yaptıran, ihtimaller içerisinde gördüğü minicik ama umut veren bir ışıltıydı. Bıraktı tüm hüzünleri, “umudun adı” oldu. Gülşen-i âlemde, ruhunun cevherinde yanan külleri, dikenli dallarda harsız bir “gül”e çevirmekti niyeti.

Heyhat!!! Birbiriyle uyum içerisinde olan kalabalık insan yığınıyla karşı karşıya kaldığında, onların aksine sınırsız hayalleri sınırlı gerçeklere galebe çalmıştı. Onlara inat binler gerçeğe bedel bir hayali, dünyanın, hayatın merkezine almaya çalışıyordu. Hayalin mavisi, düşlerin pembesi, huzurun yeşilinden neşet eden umudu, dünden gelen yaşanmışlıklar ile demlendiriyor, yarınlar ile besliyor, bugün ile var olup yaşamaya devam ediyordu.

Akıl, ruh, his ve düşüncelerin istilası altında sözlerini dilden anlayana, gönlünü halden anlayana emanet etti Zühre. Ve dedi ki: “Unutma kalbinin en nazende köşesinde saklayıp adını ‘umut’ koyduğun ‘iyilik’ , günün birinde ‘bahar’ olacak sana.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı ↑