/ Zeynep Kar /
Küçük bir kız çocuğu iken, günün birinde beyaz atlı bir prensin gelip bizi kurtaracağını ve birlikte mutlu mesut bir hayat süreceğimizi hayal etmeyenimiz yoktur herhalde. Belki de zehir gibi can yakıcı bir gerçek yerine, kendimizi özgür hissedeceğimiz sonsuz bir hiçlik olan hayallere koşmaktan, bir hayalperestlikten öte bir şey değildi yaptığımız. İstediği idealler tuzla buz edildiğinde bu hazin gerçeğin kabulünde buluyordu insan kendisini.
İşte böyle sınırsız binlerce hayal karşısında sınırlı bir tek gerçek ile karşılaşan Nadire, bir değil iki kez incinmiş, gerçeğin rahmi olan hayalleri suya düşmüştü. Kendisini ipi kopmuş bir uçurtma gibi hissediyordu Nadire. Yönsüz, amaçsız gökyüzünde salınıyor; rüzgar onu nereye sürüklerse oraya gidiyordu.
Geniş bir gökyüzü, sonsuz hayaller ve önünde yürümek zorunda olduğu bir yol… Hepsi Nadire’yi bekliyordu. O ise hızla giden bir arabanın dikiz aynasında hayatın anlamını bulup yaşamı yavaşlatmayı seçmişti. “Kalbi Kırıklar Durağında” konaklayan Nadire, kendisi gibi o durakta bekleyen bir “Saka”dan su istedi. Saka “Sizde de su var, neden benden istiyorsunuz?” deyince Nadire; “Kendi suyumdan değil, sizin suyunuzdan içmek istiyorum” diyerek Saka ile iletişim kurmak, sohbet etmek istedi aslında. Üstü başı anlaşılmamanın anlamsızlığı içerisinde olan Nadire’nin “Saka” dan tek bir isteği vardı: “Anlaşılmamak yorgunluğunu bir kenara bırakmak ve içine içine sustuklarını yüreğine yazdıklarıyla büyümek.”
Karşısındaki “Saka”yı yaralananlara, uçamayanlara yardım eden, iyileştirici bir “Hüma Kuşu” olarak görmüştü Nadire. Yara yarayı çekmişti belki de. Kendisininkini bir kenara bıraktı, onun yarasına gülümsedi. “Bende de var aynısından” deyip onun yarasını da sevdi. O yarada yazılmayı bekleyen şiir tadında bir yaşamak vardı ve Nadire yüreğindeki coşkuyu daracık dünyaya sığdıramıyordu artık. Hayalleriyle gerçeklerini yarışa sokuyor, hayaller hep önde gidiyordu; ama kazanan gerçekler olunca benliği unufak oluyordu.
Bin kapılı bir saray olan kalbinin kapılarını hiçkimsenin çalmayışı, o kapıyı açmak için hiçbir anahtarın denenmemiş olması, hep güneşe ulaşabilmeyi hayal eden kelebek kanatlarına ağır gelmişti Nadire’nin. Ama yine de hayallerinin peşinde koşmaktan vazgeçmedi. Bütün gücünü kullanarak yukarılara doğru kanat çırpmak, sonsuzluğa uçmak gibiydi onun için.
Bazen öğrenmek, bazen öğretmek bazen de göstermek için yazdı da yazdı Nadire. Her seferinde en muhtaç kendisini gördüğünden önce kendi nefsine hitap etmeyi görev bildi. Söze döküp de anlatamadığı, içinde kalan her şeyi sanki karşısındaki ile konuşuyormuşçasına ama hep sorumlu bir özgürlük içesinde kağıda kaleme döktü.
İlmek ilmek işlediği satırlarında Nadire; kimi zaman içinde ağlayan bir kız çocuğunu konuşturdu, kimi zaman da sessiz kasırgaların küçük kıyametler kopardığı parçalı bulutlu kalbini tüm içtenliği, samimiyeti ve şeffaflığıyla gözler önüne serdi. Bunu yaparken elbette okur duyarlılığını esas aldı; ama yine de gördü ki, her okur farklı bir idrak demekti. “Ne yazarsam yazayım okurun kendisine göre bir anlam çıkarmasının önüne geçmem pek mümkün değil” diye düşündü.
“Ben” dedi sonra Nadire; “ben taş duvarlar arasındaki karanlığımın penceresini kapatmaya çalışan kocaman bir yalancıyım. Haddimi aşan bir merhamet duygusuyla bir cinayet işliyorum. Yargılayın beni Hakim Bey! Yüreğimde fırtınalar koparan sözler, yalın ve sade bir şekilde ağzımdan çıkmaya cesaret edemiyor. Haddini aşan hayallerim öyle bir gerçeğe çarptı ki, kapana kısılmış gibi hissediyorum kendimi.”
“Yaz kızım” dedi Hakim Bey: “Kaderini kabullenmeyip hayallerinin peşinden koşan ve hayallerinde özgürlüğü yakalayan Nadire’nin gerçeklerinin kurbanı olduğuna ve aşkta mahkûmiyetine oy birliği ile karar verilmiştir.”

Bir yanıt yazın